<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110</id><updated>2012-02-28T10:33:46.457+02:00</updated><category term='çay'/><category term='vapur'/><category term='oyuncu'/><category term='maske'/><category term='anneannem'/><category term='Müjdat Gezen'/><category term='ruh'/><category term='Kemeraltı'/><category term='hata'/><category term='çöp'/><category term='Assos'/><category term='faks'/><category term='Sliding doors'/><category term='gevrek'/><category term='son kullanma tarihi'/><category term='blog'/><category term='doğa'/><category term='diş hekimi'/><category term='gri'/><category term='nasır'/><category term='saçma sorular-1'/><category term='Clementine'/><category term='kabuk'/><category term='roman'/><category term='İzmir'/><category term='simit'/><category term='off'/><category term='burçlar'/><category term='Joel'/><category term='karşılaşma'/><category term='Anne'/><category term='çalışan kadın'/><category term='eternal'/><category term='gdo'/><category term='MİM'/><category term='Facebook'/><category term='fotokopi'/><title type='text'>İçimden Çağlayanlar</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>137</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-7569313713091820479</id><published>2012-02-27T13:45:00.000+02:00</published><updated>2012-02-27T13:45:20.682+02:00</updated><title type='text'>48 YILDA ANCAK YAKALANAN AMA İKİ DAKİKADA KAÇAN GAZ</title><content type='html'>&lt;i&gt;&lt;b&gt;GİRİŞ:&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; Hani böyle zincirleme düşünceler üşüşür de insanın aklına, toparlayamazsın. Zaman zaman zihnini yalar geçer de, bir sonuca varamazsın. Belki de bir sonuca varmayı bile beklemezsin. Sadece düşünürsün. Onlardan BİRİ benim zihnimi ara ara ziyaret eder dururdu ve hatta doğruluğunu kanıtladığında da ziyaretten öte benimle birlikte bir kahve içerdi. Neydi o?&lt;br /&gt;"Her insan bir sabır kotası/kutusu ile doğar. Sanki doğarken elimize tutuşturulan bir kutudur bu. Sanki çocukken verilen harçlıkla ilgili: "al bakalım bu parayı iyi değerlendir, har vurup harman savurma" denilircesine, "bu kutuda senin hayatın boyunca ihtiyacın olan 'sabır' var. Dikkatli kullan, hızla tüketme, ama yeri gelince de kullanmasını bil," deniyor gibi gelir bana hep. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;GELİŞME:&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; "Nasıl yaşamak lazım? Hayatın sırrı ne?" sorularının cevabını buldum!! Birşeyler olumsuz ya da kötü gittiğinde 'nerede hata yaptım?" demeye gerek kalınmamasının yolunu buldum!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Her yaşın hak ettiği duyguyu/enerjiyi/düşünceyi kararınca, yerli yerinde, tam da zamanında yaşamak lazım.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani derler ya "her şey zamanında" diye, o hesap. Hiçbir insan evlâdı, hiçbir yaşında, bunu diyenleri (kimse onlar artık) hiç dinlemedi, dinlemek istese de yapamadı, uyarılsa da uymadı. Çünkü daha önce bunu gerçekten yapıp da örnek olan olamadı. Uyaranlar kendi kaçırdıklarına yanarken, arkadan gelenler de yanmasın isterler. Ama "laf değil, eylem görme" ve "başına gelmeden anlamama" takıntısı olan insan evlâdı direnir. Anlık farkındalıklar sonrasında anlaşılır ki, bunun aslında insanın kendini bilmeye başlamasıyla yapılması gerektiği görülür. Ah ama o direnç yok mu! İllede sobaya değeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ergenliğini, onlarca baskı vs yüzünden olgunluk dönemi gibi yaşayanlar, olgunluğa eriştiğinde ergenlik yaşamaya başlıyor. Zamanında yaşanmayanlar ya da &lt;i&gt;'o zamanın hak ettiğinden de fazla' &lt;/i&gt;yaşananlar dengeleri alt üst edebiliyor. Her yaşın, dönemin yakışanı farklı. Her duygunun yeri, zamanı, süresi, kotası ve miktarı belli ama "sonradan öğretilenler" (ailesel, çevresel, toplumsal) bunun bu şekilde yaşanmasına engel oluyor.&lt;br /&gt;Sabır&lt;br /&gt;Çalışmak&lt;br /&gt;Öğrenmek&lt;br /&gt;Âşık olmak&lt;br /&gt;Eğlenmek&lt;br /&gt;Para harcamak&lt;br /&gt;Dinlenmek vs vs vs...&lt;br /&gt;Vaktinden önce fazladan kullanıldığında, geriye az kalıyor. YA DA vakti gelmişken gerektiği şekil ve miktarda kullanılmazsa, ilerde yersiz ve zamansız kullanılıyor.&lt;br /&gt;Her iki durumda da 'üzüntü, pişmanlık' yaşanıyor. Her yaşın hakkını vermeyi, kim öğretebilir insan evlâdına? Dinleyeni olur mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;SONUÇ:&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; Sanki müthiş bir buluş yapmış gibiyim. Blogdaşlarımın yaş dönemlerini düşününce, "aramıza hoş geldin" denebileceğini de biliyorum. E madem sonunda buldum, bari kendi çocuklarıma yön göstereyim, diyorum. Ama dinlerler mi beni? Kodlarını yıkmak mümkün mü? Gazından patlayarak giren ve gelişen yazımın, gazının kaçmaya başladığı andır bu an, sevgili okur... "Keşke....." demeyen bir insan hamuru oluşturmak ve karmak mümkün değil sanırım.&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;YENİ GAZ: &lt;/b&gt;&lt;/i&gt;Elimden geleni yapacağım arkadaş :) Kendim için de!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-7569313713091820479?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/7569313713091820479/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2012/02/48-yilda-ancak-yakalanan-ama-iki.html#comment-form' title='13 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/7569313713091820479'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/7569313713091820479'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2012/02/48-yilda-ancak-yakalanan-ama-iki.html' title='48 YILDA ANCAK YAKALANAN AMA İKİ DAKİKADA KAÇAN GAZ'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-1184482044325684104</id><published>2011-12-30T14:42:00.000+02:00</published><updated>2011-12-30T14:42:24.120+02:00</updated><title type='text'>M(utlu), U(mutlu), C(oşkulu), K(utlu) Olsun!!!</title><content type='html'>Tüm blogdaşlarımın yeni yılını kutlarım. Sağlığı, mutluluğu, huzuru, başarısı, parası ve yazmaları bol bir yıl olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Xk3c_cljs0o/Tv2xZkkonqI/AAAAAAAAAWU/x22PjIj-ap0/s1600/yy.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-Xk3c_cljs0o/Tv2xZkkonqI/AAAAAAAAAWU/x22PjIj-ap0/s1600/yy.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-1184482044325684104?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/1184482044325684104/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/12/mutlu-umutlu-coskulu-kutlu-olsun.html#comment-form' title='18 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1184482044325684104'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1184482044325684104'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/12/mutlu-umutlu-coskulu-kutlu-olsun.html' title='M(utlu), U(mutlu), C(oşkulu), K(utlu) Olsun!!!'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-Xk3c_cljs0o/Tv2xZkkonqI/AAAAAAAAAWU/x22PjIj-ap0/s72-c/yy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>18</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-5270266666197323118</id><published>2011-12-20T14:08:00.000+02:00</published><updated>2011-12-20T14:08:27.936+02:00</updated><title type='text'>ANNE TARAFIM UZUN YAŞIYOR VESSELÂM :)</title><content type='html'>Dolapların içinde, dosyaların dibinde, anıların kalbinde bulduğum, düşündüren ve gülümseten notlardan: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dedem tütün kokardı ama sigara değil.&lt;br /&gt;Yaşım on sekiz, gıpta ederdim yaşamasına, yaşadıklarına.&lt;br /&gt;Yıllarca esir kalmış Hindistan'da, savaş sonrası.&lt;br /&gt;Masmaviydi gözleri, İngiliz sanmışlar.&lt;br /&gt;Gemiyle gelmişler İstanbul'a,&lt;br /&gt;Öyle sevmiş güvenmişler ki, bu maviş yağıza,&lt;br /&gt;"Toprağımı görüp, basayım üzerine bir koşu" demiş de,&lt;br /&gt;"Hakkındır git, gör, gel" demişler.&lt;br /&gt;İşte o saniye sırra basmış kademi,&lt;br /&gt;Sel olup akmış, öyle özlemiş İzmir'i.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1925 (?): Anneannemi görmüş, zamanın Singer mağazasında,&lt;br /&gt;Zamanına göre modern ve hoş nakış öğretmeniyken.&lt;br /&gt;Saçları dizine kadarmış, hokka gibi burnu yüzünde damla.&lt;br /&gt;Gözlerle anlaşmışlar, iki Cumhuriyet insanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1930'lar: Art arda üç evlat, ikisi maviş, biri zeytin.&lt;br /&gt;İkisi erkek, biri kız.&lt;br /&gt;1957: On sekizinde babamı bulmuş maviş gözlü gelin.&lt;br /&gt;1960'lar: İki kızları olmuş, biri buğday, biri sakız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1981: Dedeme dedim, "sıkı bas ayağını, beni bekliyor yeni dünyalar,&lt;br /&gt;Döndüğümde aynı koltukta, sigaranla karşıla beni."&lt;br /&gt;Yazdı sayfalar dolusu hattat gibi döşediği mektuplar,&lt;br /&gt;"İki gözüm, torunum Müge'm" dediği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl seksen üç, Mayıs'ın ikisi;&lt;br /&gt;Ayağını sıkı basmış ve üstünden geçmiş on bir ayım.&lt;br /&gt;Sarmaşmışız doyasıya şükürlerle.&lt;br /&gt;Çarşafının üstünde bir bıçakla kapamışlar yüzünü.&lt;br /&gt;Hiç ürkmedim, açtım bir daha baktım,&lt;br /&gt;Beklediği için teşekkürlerle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2006: Anneannem... Hokka burnu ile yaşadı doksan dokuzuna kadar. Mavi gözlü yağızı bile unutmuş, bakıyordu boş boş. Ona baktıkça korktum yaşlanmaya, yaşamaya o kadar çok... hem de unutarak..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-1iQJZYKIjtw/TvB6mwESPJI/AAAAAAAAAWI/8XbBFJaX-T4/s1600/YA%25C5%259ELI+%25C3%2587%25C4%25B0FT.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-1iQJZYKIjtw/TvB6mwESPJI/AAAAAAAAAWI/8XbBFJaX-T4/s1600/YA%25C5%259ELI+%25C3%2587%25C4%25B0FT.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-5270266666197323118?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/5270266666197323118/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/12/anne-tarafim-uzun-yasiyor-vesselam.html#comment-form' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5270266666197323118'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5270266666197323118'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/12/anne-tarafim-uzun-yasiyor-vesselam.html' title='ANNE TARAFIM UZUN YAŞIYOR VESSELÂM :)'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-1iQJZYKIjtw/TvB6mwESPJI/AAAAAAAAAWI/8XbBFJaX-T4/s72-c/YA%25C5%259ELI+%25C3%2587%25C4%25B0FT.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-1033910611599011782</id><published>2011-12-14T12:23:00.000+02:00</published><updated>2011-12-14T12:23:01.094+02:00</updated><title type='text'>GERİDE KALMANIN YÜKÜ</title><content type='html'>&lt;h6 class="uiStreamMessage" data-ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:1}" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span class="messageBody" data-ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:3}"&gt;Hayat  devam ediyor diye sevinmek mi lazım bilemiyorum bazen. Ama hayat da  peşimizi bırakana kadar sevin sevinme, devam etmek gerekiyor. Devam  edebiliyor olmaktan utanıyor insan bazen. Devam etmek için daha çok  zamana ihtiyacı olanların kapısından çıkınca, huzursuzluk basıyor. Hep  orada kalıp, elinden yüreğinden tutmak istiyor insan... Onu orada sıkıntısıyla bırakıp çıkmak zor geliyor. Gidemeyince arayıp, gelememe nedenimi anlatasım geliyor. O zaman da yine "benim hayatım devam ediyor" mesajı vermekten çekiniyorum. Ama zaten arasam da aramasam da, gidemediğim zaman o mesaj gitmiyor mu sanki ona...&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h6&gt;&lt;h6 class="uiStreamMessage" data-ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:1}" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span class="messageBody" data-ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:3}"&gt;Oysa o bunu düşünecek halde bile değil. Ve zaten o bunlara takılacak basitlikte&amp;nbsp; hiç değil. O yüzden de insanın daha bir onun yanında olası geliyor.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h6&gt;&lt;h6 class="uiStreamMessage" data-ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:1}" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span class="messageBody" data-ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:3}"&gt;Madem geldik,&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h6&gt;&lt;h6 class="uiStreamMessage" data-ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:1}" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span class="messageBody" data-ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:3}"&gt;Madem günü gelince gitmemiz gerektiğini de öğrendik ,&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h6&gt;&lt;h6 class="uiStreamMessage" data-ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:1}" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span class="messageBody" data-ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:3}"&gt;Madem gelmeye de, gitmeye de direnmek anlamsız,&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h6&gt;&lt;h6 class="uiStreamMessage" data-ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:1}" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span class="messageBody" data-ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:3}"&gt;Madem her birimiz bunu yaşayacağız,&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h6&gt;&lt;h6 class="uiStreamMessage" data-ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:1}" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span class="messageBody" data-ft="{&amp;quot;type&amp;quot;:3}"&gt;O zaman devam ederken gülümseyerek, severek, çok da takılmayarak, sarılarak ve unutmadan devam etmek lazım. Yeni mi öğrendim bunu? Yoo... Ama hep öyle değil midir... Duvara çarpınca yeniden yeniden fark etmez miyiz... &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h6&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-1033910611599011782?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/1033910611599011782/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/12/geride-kalmanin-yuku.html#comment-form' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1033910611599011782'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1033910611599011782'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/12/geride-kalmanin-yuku.html' title='GERİDE KALMANIN YÜKÜ'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-474977787627636408</id><published>2011-12-10T13:50:00.000+02:00</published><updated>2011-12-10T13:50:48.937+02:00</updated><title type='text'>ORTAK TARİHİMİZ DURDU</title><content type='html'>Geçen sene bu zamanlarda "gidiyor..." diye içim yana yakıla, son basamak tedavisine yolladığımız arkadaşımdan bahsetmiştim hani...&lt;br /&gt;A.B.D.'de kanserde yeni bir tedavi yöntemi olan "Proton" tedavisinden medet umuyorduk. Buradaki doktorların, 'yapacak bir şeyimiz kalmadı' diyen, bu son model tedaviyi bilmeyen hallerine kızıp durmuştuk. Amerikalı doktorlar ise, inceledikleri MR ve bilumum tahlillerinin sonunda, büyük bir umut ışığı yakmışlardı. Gittiler sonra eşiyle birlikte.. Skype'dan konuşuyorduk. Kaldıkları daireyi, penceresinden sokağı bize gösteriyorlardı. Genel durum da çok iyiydi.&lt;br /&gt;Biz kendi halimizden utandık hep. Niye mi? 14 yıllık tedavi süresince, biz yıkıldık, onlar yıkılmadı. Yanlarına giderken, ağzımızı burnumuzu nasıl toparlayıp da üzgün göstermeyeceğiz kendimizi diye dert ederken, onların yüzündeki sevecenliği, mutluluğu ve direnci görünce utandık hep. Biz onlara destek olacağımıza, onlar bize oldular. Onlar hem kendilerini, hem bizi iyi ettiler hep. Hayata ve umuda asılmanın en güzel ve saygı duyulası örneği oldular. Ondan da güzeli, karı-koca birbirlerine duydukları sevginin gücünü öğrettiler hepimize. "Nasılsınız" demek için aramalarımızdan hiç sıkılmadılar, bunalmadılar. Yaşadıkları her anın değerini bilmenin önemini yansıttılar hep (unutmayız inşallah).&lt;br /&gt;A.B.D.'den döndükten sonra da genelde her şey yolundaydı. Bilimin gücüne bir kez daha inandık ve bunun ülkemizde uygulanamamasına yandık. Sigortası ya da gücü olmayıp da bu tedaviden faydalanamayanlara üzüldük.&lt;br /&gt;Yazın başlayan halsizlikleri ve diğer sorunları gittikçe arttı. Bizi öyle bir ayakta tutmuşlar ki, tedavinin yan etkisi diye düşündük hep. Ona bir şey olmazdı. 14 yılı geçirmiş bir dirayet ve umut timsali adam ve onun muhteşem desteği kadın, bunu da aşardı. "Yapılacak bir şey kalmadı" denemeyecek, yakışmayacak, hak etmeyen biriydi o.&lt;br /&gt;Biz onunla ilkokulda her teneffüste mor menekşe oynardık. Koridorlarda deli gibi bahçeye doğru koşardık bir alay çocuk. O şeker oğlanı da, sonradan eşi olacak o güzel kızı da ayrı ayrı tanırdık. Sonra onlar da birbiriyle tanıştı arkadaş gruplarımız sayesinde. Aşık oldular. Liseyi, üniversiteyi, ihtisası birlikte bitirdiler. Şansın güzeli şu ki, ikisiyle de aynı fakültede okudum ve ihtisas yaptım ben de. Aynı yıllarda evlendik, çocuklarımız oldu, birlikte büyüttük. Birlikte yatılı, yatısız bir sürü tatile gittik. Her birimizin eşleri de, çocuklarımız da çok ama çok sevdiler onları da, onların o güzel çocuğunu da.&lt;br /&gt;'Sağlam' insan demenin anlamını en çok hak eden, en güzel taşıyan ve yaşatan insandı o. Bir insan aynı zamanda hem güvenilir, hem sevgi dolu, hem saygın, hem matrak, hem donanımlı, hem başarılı, hem zeki, hem sımsıcacık, hem öğretici, hem öğrenmeye açık, hem iyi evlat, hem iyi eş, hem iyi baba, hem iyi arkadaş..... olabilir mi? İşte "O" olmuştu.&lt;br /&gt;7 Aralık akşamı hastaneye, yanına giderken, kendini göremesem bile o pamuk elini görmek istedim en son. Gidiyor diye yanına kimsenin sokulamadığı oda kapısı bir ara açıldığında ilk gördüğüm eliydi. Bekledikçe sel olduk aktık. Sonra hepimize veda şansı doğdu ve yanına kısa süreler için girdik. Her anını ona adamış hayat arkadaşı kadın, evladını gözünün önünde kaybeden anne-baba artık teslim olmuşlardı, kaçınılmaz sona. İsyan ile kabullenmenin arasında gidip gelen kalbimiz ve beynimiz ne yapacağını bilmiyordu, ağlamaktan başka. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün yatırdılar onu toprağın kucağına. Bıraktık onu orada, ama sadece bedenini. Yorulan bedeni en sevdiği yerde, en sevdiği denize doğru yattı artık. O zaten huzur ve nur içinde yatacak, ruhu zaten şâd olacak. Başka türlüsü imkansız ki zaten...&lt;br /&gt;Ve sen onun birtaneciği karısı, canım arkadaşım... Sana ne kadar saygı duysam, seni ne kadar sevsem az... Bu satırları okumanı istiyor muyum emin değilim. Okuyup da içini deşmek istemiyorum. O yüzden yazdığımı söylemeyeceğim sana. Ama henüz sana söyleyemediğim şeyleri bilmeni isterdim; biraz zaman geçsin söyleyeceğim zaten. Sen hepimize örnek, hepimize ders, hepimizde abide olmuş bir insansın. Acını yok etmemiz imkansız. Ama merhem olmak için elimizden geleni yapacağımızı bilirsin. Kim bilir belki de, o müthiş maneviyatınla gene sen merhem olursun bize...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-474977787627636408?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/474977787627636408/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/12/ortak-tarihimiz-durdu.html#comment-form' title='22 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/474977787627636408'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/474977787627636408'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/12/ortak-tarihimiz-durdu.html' title='ORTAK TARİHİMİZ DURDU'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><thr:total>22</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-2792709650199045407</id><published>2011-09-24T15:04:00.000+03:00</published><updated>2011-09-24T15:04:05.219+03:00</updated><title type='text'>SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ</title><content type='html'>Yaş yirmi bir. Kavak yelleri henüz dizi film olmamış ama yüzyıllardır estiği gibi bende de esiyor. Üniversite öğrencisiyim. Eşimle çıkıyoruz o aralar. Şehir dışında olduğu için çok aralıklı görüşebiliyoruz. Mail, cep telefonu, msn olmadığı gibi telefonu da bağlatarak konuşabiliyoruz. O da ancak haftada bir kez; babamın akşam toplantısı olan günlerde. Çünkü henüz haberi yok çıkıyor olduğumuzdan. Dolayısıyla "konuştuğum çocukla", buraya geldiği zaman olabildiğince çok vakit geçirmek istiyoruz birlikte. Onun arkadaşlarından birer ikişer nikah/düğün davetleri gelmeye başlamış. Bazen bir haftasonu geliyor ve benim de ona katılmamı arzu ediyor. E ben de istiyorum tabii. Davete icabetin altında akşam çıkabilmenin dayaılmaz cazibesi var. Aman ne önemli :)&lt;br /&gt;O haftasonu çok yakın bir arkadaşı evlenecek diye geliyor. Rastgele de annemler İzmir dışına gitmişler. Anneannem bizde kalıyor doğal olarak. Girdiğim çıktığım saatleri, bir deftere not etmediği kalıyor; emanetim ya.. Ama o düğüne de gitmek istiyoruz çok. Anneannemi kafalamak kolay ama gene de çetelemi tutarken olumsuz bir not düşülsün istemiyorum. Bir kız arkadaşımın evlerinde nişanı var, diyerek izni koparıyorum. Onun kriterlerine göre en geç on bir, hadi biraz daha iteklersek on ikide dönmemi bekliyor. Offf o kadar erken dönmek de ne sinirdir; herkes tam eğlencenin dibine vurmuşken... Külkedisi gibi geri dönmek; araba balkabağına dönmeden. Genciz işte; ayrıca kırk yılda bir olan bir şey. Anlatmak ne mümkün. Daha doğrusu anlaşılabilmek.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-BPBnO5TnWkE/Tn29dZivStI/AAAAAAAAAV8/xyoZLfin8mI/s1600/saat.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-BPBnO5TnWkE/Tn29dZivStI/AAAAAAAAAV8/xyoZLfin8mI/s1600/saat.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Japon çizgi filmlerinde olduğu gibi gözümün kenarında bir yıldız parlıyor sinsice. Hatta biraz da pis pis sırıtınca, köpek dişimin kenarında aynı yıldız görünüyor. İyice abartınca, ellerimi de ovuşturmuş bile olabilirim. Kararım: evdeki tüm saatleri bir saat geri almak. Müthiş fikir!! Şöyle bir tur atıyorum evde. Nerede masa saati, nerede duvar saati var... Arazi taraması yapıyorum. Anneannemle yattığım odada ve salonda birer duvar saati. Annemlerin odasında bir masa saati. "İyi be çok değilmiş.. Parmak izi de bırakmamalıyım" :) Öğleden sonra anneannem şekerleme yapmak için yatıyor. Eldivenlerimi giyip, saatleri tek tek bir saat geri alıyorum. Ohhh çok mutluyum, kendimle gurur falan duyuyorum, o derece yani.&lt;br /&gt;Anneannem uyanıyor. Merakla saatlere şaşırmasını bekliyorum. Ana! Hiç bakmıyor bile! E süper yahu! Ufaktan hazırlanmaya başlıyorum. O da o arada darısı başlarıma olsun dilek ve dualarını sıralıyor. Allah iyilere çattırsın, falan... Azıcık kaptırsam ona kendimi, gidip tüm saatleri düzelteceğim; vicdan yapıp. Ama maşallah tık demiyorum. Kovalıyorum kafamdaki iyi düşünceleri hemen. Yine de "amiiin anneanneciğim amiiiin" diyerek, nabzına uygun şerbeti basıyorum damarlarına doğru. Bir yandan da içimden kendimi ikna cümleleri: "N'apalım buna mecbur etmeselerdi. Akacak kan damarda durmaz, gezecek genç içeride kalmaz. Hani bir de sürekli gezen tozan biri olsam.."&lt;br /&gt;"Hadi kızım, Allah'a emanet ol." temennileriyle çıkıyorum evden. Ollleeyyy!! (aa pardon o zamanlar bu nida yok henüz.. olsa olsa yaşasıınn demişimdir). Önce nikah ve kokteyl, sonra sadece arkadaşların olacağı disko programına başlıyoruz. Eller havaya tarzında geceyi akıtıyoruz. Saat bir gibi evde olmaya karar vermişim. E ne de olsa bizim evin sınırlarında saat daha on iki olacak. Şahane!&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-GEJyKlLfWwY/Tn2-Gvt86SI/AAAAAAAAAWA/9DGlZgt-pjo/s1600/disko+topu.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-GEJyKlLfWwY/Tn2-Gvt86SI/AAAAAAAAAWA/9DGlZgt-pjo/s1600/disko+topu.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Karanlık eve hırsız gibi sessizce giriyorum. Geldiğim ânı görmesin diye, annemlerin yatağına kıvrılıyorum. Salondaki ve bu odadaki saate bakıyorum: babalar gibi on ikiyi gösteriyor. İçimde bir huzur, bir huzur... Zabbaha kadder mışıl ötesi bir uyku.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Günaydın anneannecimm!"&lt;br /&gt;"Günaydın da, sen niye orada yattın?" (CSI-İzmir)&lt;br /&gt;"E seni uyandırmayayım diye." (Kırmızı Başlıklı Kız'ın yalancı versiyonu)&lt;br /&gt;"Kaçta geldin?" (Komser Şekspir)&lt;br /&gt;"On ikide yataktaydım." (Pinokyo'nun kız versiyonu)&lt;br /&gt;"Hayır saat birdi sen geldiğinde." (Komiser Kolombo'nun anneanne versiyonu)&lt;br /&gt;"Aaa olur mu hiç, yuh artık o kadar geç.. Mazallah yani!" (Vücut diline, mimiklerine ve ses tonuna dikkat et kızım.. bu işte bir iş var.)&lt;br /&gt;"Yok yok ben baktım saate.. Bir idi."&lt;br /&gt;Innkkk.... hık mık.. kem küm.. (iç sesimin köşeye büzüşmüş hali) Olamaz, evdeki saatler öyle demiyordu ama!&lt;br /&gt;"Anneanne ben girdiğim gibi baktım saatlere, on iki idi valla."&lt;br /&gt;"Onları bilemem, benim &lt;i&gt;kol saatim&lt;/i&gt; biri gösteriyordu. Benim saatim şaşmaz. O saatlere ne olmuş bilmiyorum. Ben de baktım akşam, anlamadım. Pilleri bitiyor herhalde. Nedense tam da aynı anda."&lt;br /&gt;"Anneanne ben gevrek almaya gideyim mi? Sen de o arada yumurta haşla istersen. Sonra da dayımlara gider sabah kahvesi içeriz. Hı? Ne dersin?" (İşi yalakalığa bağlayarak, durumu kurtarmaya çalışan kavak yeli mağduru)&lt;br /&gt;Durumu anlayan anneannem, bunu annemlere hiç çaktırmadı. Ama uzun yıllar sonra ben anlattım zaten. O zaman tatlı gelmiyordu ama şu an tatlı mı tatlı bir anı... Böyle dertleri olmayan kendi çocuklarımızı, geçmişteki halleri anlatırken eğlendirdiğimiz anılardan.. Onlarınsa hiç böyle kaç göç anısı olmayacak diye konuşuyoruz... Biraz sıksak mı çocukları acaba? :)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-2792709650199045407?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/2792709650199045407/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/09/saatleri-ayarlama-enstitusu.html#comment-form' title='17 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2792709650199045407'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2792709650199045407'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/09/saatleri-ayarlama-enstitusu.html' title='SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-BPBnO5TnWkE/Tn29dZivStI/AAAAAAAAAV8/xyoZLfin8mI/s72-c/saat.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>17</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-8931902302742068958</id><published>2011-09-19T14:47:00.000+03:00</published><updated>2011-09-19T14:47:25.211+03:00</updated><title type='text'>"O" BEN DEĞİLİM...</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-enGkCeOkuBk/TncVwDaWkbI/AAAAAAAAATo/8RHmGth_Kno/s1600/orhan+pamuk.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-enGkCeOkuBk/TncVwDaWkbI/AAAAAAAAATo/8RHmGth_Kno/s1600/orhan+pamuk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Orhan Pamuk'un son kitabı "Saf ve Düşünceli Romancı"yı okurken, uzun yıllardır aklıma takılan noktaları görünce bu yazıyı yazmak istedim. Kabaca şöyle; bir kişinin yazdığı yazıdaki/romandaki karakterlerden birinin mutlaka o kişi olduğunun düşünülmesi. Ya da yaşandığı anlatılan olayların, mutlaka yazanın başından geçmiş olma ihtimaline inanılması. Okur olarak hepimiz yapıyoruzdur, ya da yapmışızdır bunu. Aslında doğal da bir tepki bu. Değil roman yazıp daha geniş kitlelere ulaşmak, şurada kendi bloglarımızda yazdıklarımızın bile bu yargıyla okunma ihtimali yüzünden yazmaktan çekindiğiniz şeyler olmuyor mu? Sizi bilemem ama benim oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurgu denen ve bir zamanlar bir Türk yazarın "kafadan atmaktır kurgulamak" babında espriyle yaklaştığı bu kavramı, okurlara kabul ettirmek zor görünüyor. Aslında bunu bloglarda yapmak daha da zor. Çünkü genelde çoğumuz burada kendi hayatımızdan kesitler yazıyoruz. Diyoruz ki, bu benim başımdan geçti. Ama eş dost var. İşte buraya yazılan "&lt;i&gt;kurgusal&lt;/i&gt;" yazılardan yola çıkarak, hayatlarımızı deşifre ettiğimizi, iç ve dış dünyamızdan tüyolar verdiğimizi veya yazdıklarımızı alenen yaşadığımızı ve bir de üstüne üstlük internetten ilan ettiğimizi sanmaları daha yüksek bir olasılık. Sırf bu yüzden yeni bir blog açasım gelmiştir. Belki de açmışımdır :))&lt;br /&gt;Hep düşünüyorum; ben blog açtığım zaman niyetim hiç de bu değildi. Yani "web günlüğü" mantığıyla yazmak için çıkmamıştım yola. Yıllardır deneme, anlatı, makale vs yazardım zaten. Burada da devam edecektim. Öyle de başladım. Fakat blog takiplerim arttıkça, farkına varamadığım bir şekilde, transa girmiş ya da hipnotize olmuş gibi, ben de kendimi kişisel temalar üzerinden yazar buldum. Ortam sanki bir kafede buluşmuş insanların birer birer kendini anlatabildiği bir ortamdı ve ben de anlatmazsam olmayacaktı. Kâh etki altında kalarak, kâh dolduruşa gelerek, kâh okuduklarımdan ilham alarak ve çoğunlukla da çok isteyerek hayatımın içindeki olayları ve insanları burada paylaşır olmuştum. Ha zevk almadım mı? Hem de çok zevk aldım. Ama zaman zaman bundan sıyrılıp, eğitimini de aldığım "kurmaca-yaratıcı yazarlık" yoluna girmeyi çok istediğimi fark ettim.&lt;br /&gt;İşte takıldığım nokta tam da burası...&lt;br /&gt;Çok uzun bir zaman süresince, burada yazdıklarımın büyük kısmı kişisel yazılardan oluştuğu için, yazmayı hayal ve arzu ettiğim kurgu bazlı yazılara geçişte, çekince göstermeye başladım. Bir de geçmişten kuyruk acım vardı; onu da düşününce iyice geri çekildim. Yani, bir zamanlar yazdığım bir yazı yüzünden "vaaay sen misin buradaki özne?" denmiş ve kendimi/yazdığımı/nereden yola çıktığımı/nasıl kurguladığımı açıklamak zorunda kalmıştım. Aslında ne gereksiz bir açıklama... Kendini aklama çabası... Deneyimsizlik işte. Ha şimdi çok mu deneyimliyim; değilim ki hâlâ bu çekincem var. Ama artık bilinen yazarların buna dair söyleşileri, hatta üzerine yazdıkları makale ve kitaplar var. Savunmamızı en başta onlar yapar oldu. Çünkü zaten asıl hedefte onlar var. Orhan Pamuk da kurgunun tarihçesinden bahsederken bunlara hem dünya, hem kendi özelinde parmak basmış (sy: 29). Okumanızı öneririm; o yüzden fazla ayrıntısına girmeyeceğim burada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi adıma konuşacağım ama eminim aranızdan bir çoğunuz da bana katılacaksınız: ben okuduğum bir kitaptan, izlediğim bir filmden, gözlemlediğim insanlar ve olaylardan, duyduğum bir müzikten, ya da mal mal bakındığım zaman bile bir şeylerin bana ilham verişini yaşıyorum çoğu zaman. Bunların çağrıştırdıkları, bendeki anılar, özlemler, kırgınlıklar, sevinçler, mutluluklar ya da deneyimlerle birleşip, yeni bir forma giriyorlar ve hepsinden bağımsız başka bir şeye dönüşüyorlar kafamda. Yani hamuru yeniden karıyorum ve tadı benzer olsa da yeni bir kurabiye yaratıyorum. Doğal olarak her yazan insanın yazdıklarında kendinden parçalar oluyor. Ama bu demek değil ki, kendini de merkeze oturtuyor. Ha oturtanlar var, o ayrı.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-M9s3opB5vRo/TncXZDDNp8I/AAAAAAAAATs/ZjYoBZu04xI/s1600/ampul.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-M9s3opB5vRo/TncXZDDNp8I/AAAAAAAAATs/ZjYoBZu04xI/s1600/ampul.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu kurgu meselesine takıldığımı hissedenler olmuştur belki. Geçen ay içinde yazdığım hayvansal yazılarımın birinin sonuna eklemiştim: kurguladım bunları, gibisinden bir not. Buna en basit haliyle "süslemek" diyeyim. Bendeki ham maddeden yola çıkıp, üzerine biraz kafadan atmasyonlar (kısaca kurgu :p) ekleyince, alın size hikâye. Ama ben bundan fazlasını yapmak istiyorum artık. Daha çok yalan söylemek istiyorum :)) Düzenli olarak yapabilir miyim bilmiyorum, çünkü blogların genel temayülünü de seviyorum.&amp;nbsp; Ayrıca sürekli daldan dala konan zihnim, her daim tek tip yazmama da şahane bir şekilde direnecektir. &lt;br /&gt;Çektiğim doğum sancıları bundandır. Aslında seviyorum bu sancıları da. Hiç bitmesin istiyorum. Sancı ve huzursuzlukla daha üretken olabileceğimi hissediyorum. Yeter ki başını bir göstersin, kolu bacağı ya da tüm vücut geç çıksa da olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-8931902302742068958?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/8931902302742068958/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/09/o-ben-degilim.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8931902302742068958'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8931902302742068958'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/09/o-ben-degilim.html' title='&quot;O&quot; BEN DEĞİLİM...'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-enGkCeOkuBk/TncVwDaWkbI/AAAAAAAAATo/8RHmGth_Kno/s72-c/orhan+pamuk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-2834378440447306406</id><published>2011-09-16T13:32:00.000+03:00</published><updated>2011-09-16T13:32:10.523+03:00</updated><title type='text'>RUHUM HAMİLE</title><content type='html'>Doğum sancısı gibi... Ama ağrı değil, kıvranma hissi. Sezaryen de olmayacak biliyorum; yani bana öyle geliyor. Normal doğacak. Cinsi belli değil, çünkü ultrasonla bakılamıyor. Bakılabilse de anlaşılmıyor; saklıyor kendini. Zamanı yakın ama tam tarihi belli değil. Tek bildiğim doğsun diye deliriyor olduğum.&lt;br /&gt;Birbirimize dokunacağımız, uzun süre birlikte yol almayı umduğumuz bir süreç olsun istiyoruz. Niye çoğul konuşuyorum ki acaba? Bunu daha çok ben istiyorum. Ben istedikçe ve onun elini bırakmadıkça, o zaten beni bırakmaz diye umuyorum.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bir ağacın altında kendi başıma kıvrana kıvrana mı doğururum, ya da bir bilenden yardım mı alırım bilmiyorum. Doğarken öyle mutlu ve güçlü olacağım ki, anesteziye bile gerek kalmayacak; gözlerinin içine baka baka izleyeceğim doğmasını. Doğarken o değil, ben ağlayacağım sevinçten.&lt;br /&gt;Tekmelerini hissediyorum; ruhumda, kalbimde. &lt;br /&gt;Uykusuz geceleri bile iple çekiyorum. Ona hep kendim bakacağım; kimselere bırakmayacağım. Müzikle doyuracağım onu, kitap okuyacağım ona. Arada bir, benim kadar sevenlerle paylaşacağım onu. Üzerine titreyeceğim. Baş ucumda tutacağım. Gittiğim her yere götüreceğim onu; ya yanımda, ya kalbimde, aklımda. İnsanları izleyip, ona besin toplayacağım. &lt;br /&gt;Ellerimde, gözümün önünde büyüyüşünü izleyeceğim.&lt;br /&gt;Yeter ki bir doğsun... satırlarım...&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-HTjEqQ3dO4U/TnMk3dssUYI/AAAAAAAAATk/GEUQgnQ3uTQ/s1600/sat%25C4%25B1r.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="59" src="http://4.bp.blogspot.com/-HTjEqQ3dO4U/TnMk3dssUYI/AAAAAAAAATk/GEUQgnQ3uTQ/s320/sat%25C4%25B1r.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-2834378440447306406?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/2834378440447306406/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/09/ruhum-hamile.html#comment-form' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2834378440447306406'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2834378440447306406'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/09/ruhum-hamile.html' title='RUHUM HAMİLE'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-HTjEqQ3dO4U/TnMk3dssUYI/AAAAAAAAATk/GEUQgnQ3uTQ/s72-c/sat%25C4%25B1r.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-5623753069199842363</id><published>2011-09-16T11:25:00.000+03:00</published><updated>2011-09-16T11:25:49.560+03:00</updated><title type='text'>KENDİME NOT...</title><content type='html'>Hani bazen...&lt;br /&gt;Sebepsiz bir yorgunluk, durgunluk,&lt;br /&gt;Sebepsiz bir anlamsızlık, boşluk,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olur ya bazen, arar insan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sebep kaçar, sen kovalarsın.&lt;br /&gt;Belki de onu yakalaman,&lt;br /&gt;Daha beter eder, sanırsın.&lt;br /&gt;Yakalasan bir türlü, yakalamasan...&lt;br /&gt;Sebepsizlik takılır aklına,&lt;br /&gt;N'olur sanki kendi haline bıraksan...&lt;br /&gt;Bir uyursun geçer yorgunluğun,&lt;br /&gt;Bir gülersin geçer durgunluğun,&lt;br /&gt;Bir çiçeğe dikkatle bakarsın, geçer anlamsızlığın,&lt;br /&gt;Yazarsın iki satır, geçer boşluğun.&lt;br /&gt;Bak aslında kendin buldun çareni...&lt;br /&gt;Sana diyorum heeeyyy!&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-xLSg8qT1fRw/TnME4rgKp5I/AAAAAAAAATc/0IaChmGFN1M/s1600/yol.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="319" src="http://2.bp.blogspot.com/-xLSg8qT1fRw/TnME4rgKp5I/AAAAAAAAATc/0IaChmGFN1M/s320/yol.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-5623753069199842363?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/5623753069199842363/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/09/kendime-not.html#comment-form' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5623753069199842363'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5623753069199842363'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/09/kendime-not.html' title='KENDİME NOT...'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-xLSg8qT1fRw/TnME4rgKp5I/AAAAAAAAATc/0IaChmGFN1M/s72-c/yol.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-3647265699090006841</id><published>2011-09-13T16:54:00.000+03:00</published><updated>2011-09-13T16:54:18.648+03:00</updated><title type='text'>BU YAZININ ADI YOK.. BULAMADIM.. FİKRİ OLAN? (soru)</title><content type='html'>Şimdi bir yazı yazacağım. Kendime izin verdim: ne kadar konsantrasyon kaçması, çağrışım dalgası, 'aa şu da geldi aklıma' cümlesi gelirse, kasmayıp yazacağım anında. Umarım bu halim Virginia Woolf'un 'bilinçakışı' tekniğine tekabül ediyordur :)) (züğürt tesellisi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sitcom yazasım var. Yani istiyorum. Canım çekiyor. Artık iple çektiğim, dört gözle beklediğim, yollarına gül döktüğüm bir sitcom kalmadı gibi. Yabancılardan var birkaç tane. Ama insan "yerli malı Türk'ün malı, herkes onu kullanmalı" düsturuyla büyüdüyse, istiyor şöyle zekice kotarılmış bir komedinin Türk olanından izlemeyi. Her şeyi senaristlerden beklememek lazım, di mi ama canım (Soru işareti konmuyor böyle cümlelere. Çünkü cevap beklemiyorum. Kendi kendime konuşuyorum aslında. Yoksa ben imlâya, işaret ve işaretçilere taparım. Ayrıca hediye diye imlâ kılavuzu gelse, mest olurum. Bunu da hep söylerim, kimse ciddiye almadı şimdiye kadar. Söz blogtan dışarı.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse...&lt;br /&gt;Diyorum ki, senaristlerin çoğu ağlamak, özdeşleşmek, 'yalnız değiliz' demek isteyen halkımızın nabzına göre şerbet vermekten şeker komasına soktular. Evet tamam, çok fazla sıkıntı, dert, haksızlık ve bilumum olumsuz şey var bu memlekette. Ama bir o kadar da mizah var. Elektrikli olmamızın nedeni de bu; artı eksi kutupların güller açan dalıyız biz milletçe. Güldürürken düşündüren Nasreddin Hoca'nın, düşünmeden gülen bilmem kaçıncı göbeğiyiz. Gerçi bazıları düşünse de gülecek bir şey bulamayabilir, o ayrı bir yazı konusu olsun (Valla ben yazmam bu konuda hayatta. Size kıyak işte.. Hazır konu yarattım.. Bugün ne pişirsem gibisinden, bugün ne yazsam diyen varsa, kapsın hemen konuyu. Bugün doğana isim de Nasreddin olsun mu.. olsun.. sormadım bakın gene)&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-0NobhLWTQ2M/Tm9cMrn5L1I/AAAAAAAAATY/uXk1buSlIEw/s1600/foto.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-0NobhLWTQ2M/Tm9cMrn5L1I/AAAAAAAAATY/uXk1buSlIEw/s1600/foto.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Neyse...&lt;br /&gt;Madem mevcut olanlarla mutlu değilim, "ben de kendim yazayım. Hem kendim güleyim, hem belki başkaları da güler, fena mı olur.." dedim (sormadım). Başımdan geçenleri acık da kurguyla soteleyerek buraya yazarken, çok eğleniyorum. Sanki kendim yazmamışım gibi, yüz kere okuyup eğleniyorum (sen kendini ne sanıyorsun be kadın). Bakıyorum okuyanlardan da üç beş eğlenen var (neyime yetmez). Biraz Friends, biraz Seinfeld, biraz How I Met Your Mother (H.I.M.Y.M.), bolca Avrupa Yakası kıvamında bir aşure yapsam, nasıl olur? (işte bu bir soru!! çekinmeden cevaplayabilirsiniz.) Aslı gibi modern ve tercihan İzmirli bir kız, Rachel gibi büyük şehire gelip yerleşse, Jerry Seinfeld gibi bir ev sahibi olsa, onunla ihtilafa düşüp (Almanya'dan oğlum gelecek, çık evden), Ted gibi bir avukattan yardım istese, esas kız bu avukata kendini sevdirsin diye yirmi sekiz (yirmi dokuz da olur, size kalmış) takla atsa, esas oğlan "film bu ya" kızı iyice maymun etse, kız Facebook'tan oğlanı ha bire dürtse, twitlerine imalı sözler yazsa, (şu aralıkta neler olabileceğini bilmiyorum, reytinglere göre karar veririm artık), Ted artık çocuklarına analarının kim olduğunu açıklasa (H.I.M.Y.M.'ın sadece 1. sezonunu ve bölük pörçük son bölümlerini izlediğim için olay ne durumda bilmiyorum. Yoksa artık dizinin adı, How I Met Your Grandmother mı oldu...) Benim dizinin adı da "Ananızla New York'un Avrupa Yakasında Nasıl Tanıştım" olsa... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok, olmadı bu.. Vazgeçtim. Sitcom yazmayacağım. Birileri yazsın, oynarım ama. Hadi yazsanıza valla. Dizi süresince her şeyi unutalım, kopalım her şeyden, şeker komasına gireceğimize pirzola yemiş olalım bol bol. Fazla proteinden gut olalım. Hem de very gut olalım. Hı? Olmaz mı? (soru)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Benim süleymancık n'apıyordur acaba şimdi....hadi bu da soru olsun; bir şeye benzemedi bari interaktif bir yazı olmuş olsun)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-3647265699090006841?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/3647265699090006841/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/09/bu-yazinin-adi-yok-bulamadim-fikri-olan.html#comment-form' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3647265699090006841'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3647265699090006841'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/09/bu-yazinin-adi-yok-bulamadim-fikri-olan.html' title='BU YAZININ ADI YOK.. BULAMADIM.. FİKRİ OLAN? (soru)'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-0NobhLWTQ2M/Tm9cMrn5L1I/AAAAAAAAATY/uXk1buSlIEw/s72-c/foto.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-4325002307001568619</id><published>2011-09-09T15:12:00.000+03:00</published><updated>2011-09-09T15:12:22.396+03:00</updated><title type='text'>ANNEMİN KOMŞULARI</title><content type='html'>Bu sabah bir hastam geldi. On beş yaşında güzel mi güzel bir kız. Onun gelmesine bayılıyorum, çünkü ışık gibi doluyor içeri. Gözleri, gülüşü, yüzünün ifadesi, konuşma tarzı... Herşeyiyle tam bir ergen, tam bir yeni yetme, tam bir masumiyet örneği (müzesine gitmeli mutlaka :p)... Tedavinin başında gayet iyi gidiyorduk; her dediğime ya da istediğime harfiyen uyuyordu. Amma velâkin bir süre sonra değişti, çünkü ergenliğe daldı. Sanki resmen boyut&amp;nbsp; değiştirdi; tedavinin gereklerini yapmaz, ne desem dinlemez oldu. Ama diyorum ya, çok da şeker bir kız, insan kızamıyor da :) Neyse bugün, sonunda tedavisi bitti. Bak gene saptım konudan; konsantrasyon sorunu olmalı bende :)&lt;br /&gt;Geldi koltuğa oturdu. Gene seyrettirdi bana kendini. Bir kirpikleri var; nasıl uzun ve güzel. "Gözlerinin önünde kirpiklerini görebiliyorsundur herhalde, o kadar uzun ki" dedim. "Yok, göremiyorum" dedi gülümseyerek. Ve o noktada ben yapacağım işten kopup (konsantrasyon kaçışı, çağrışımlara gark olma, "onların getirdiklerini anlatmazsam çatlarım" hali) muhabbete başladım: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annemin bir komşusu var; çok iyi bir kadın, İpek Hanım. Apartmanın neredeyse yüzde doksanı gibi, o da eşini kaybetmiş. Bir oğlu var, evli. İpek teyze süsüne meraklı; saçları kızıl ve küt kesimli, makyajsız denk gelmedim hiç. Mutfağında marifetli; annem ameliyat olduğunda çok güzel şeyler getirmişti, sağolsun. Hatta bir kısmını ben de aşırıp eve getirmiştim :) Bu İpek teyzemiz takma kirpik takarmış meğer; buna da denk gelmedim. Annemden ve başka bir komşudan duydum (dedikodu). Ama tabii yaş ilerleyince takmak da, yamulduğunu fark etmek de zor oluyor herhalde. Kirpikleri yan yamuk takıp çay sohbetlerine geliyormuş. Bir iki derken, komşulardan biri dayanamamış söylemiş, 'kirpik yamuk' diye. Hiiiç bozuntuya vermeden kalkıp, aynanın karşısında düzeltmiş, oturmuş, sohbete devam etmiş. Hem "helâl olsun", hem de "ne gerek var" diyesim geliyor ama helâl demek ağır basıyor. &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-myizzORr8eM/TmoB9GuLymI/AAAAAAAAATM/s_DuOdDpTsA/s1600/kirpik.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-myizzORr8eM/TmoB9GuLymI/AAAAAAAAATM/s_DuOdDpTsA/s1600/kirpik.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annemin bir komşusu daha var; o da çok iyi bir kadın, Ayten Hanım. Annem ondan ne zaman bahsetse, adını nedense hep unuturum. Sonra "haaa kaşlarını çizen kadın" derim ve elimle de şeklini yaparım havada. Şimdi buraya yazdım ya, hayatta unutmam (keşke daha önce yazsaydım diyecek oldum ama onu bana hatırlatan kaşları nedeniyle demeyeceğim). Ayten teyzem kaşlarını tümden ya alıyor, ya da kaşları yok bilmiyorum. O nedenle de kaş çiziyor kendine. Tamam eyvallah çizsin, mecburiyetten ya da canı istediği için... Bana mı düştü onu yargılamak... Ama... Öyle bir çiziyor ki! İsmail Dümbüllü ile Adile Naşit karışımı bir yarım ay şeklinde. Yani suratında sürekli bir şaşırmış ifade. Apartmanda ölüm oluyor, dualara geliyor; Ayten teyze o an,&amp;nbsp; ölenin hayaletini görmüş gibi sürekli. Kahveye çaya geliyor, Ayten teyze "aaa bu kahve miiii?" diye şaşırmış sanki. Kapıdan uğruyor, mesela "akşamüstü bekliyorum" diyecek, Ayten teyze aslında "aaa bana mı geleceksiniz?" diye ünlem halinde sanki. Benim de mimikler zaten kıpraşık, onu görünce kaşlarıma çok zor hakim olabiliyorum. Eskiden de Denizlili bir Nevriye teyze vardı; o zaman da onun ağır Denizli aksanına kapılıp, on beş dakika sonra onun dilinden konuşmaya başlardım. Yani ben bu mimik ve aksan olaylarında akışa kaptırmakta, kendime dur demekte zorlanıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde bir gün, Ayten teyzeye kısa bir şey için kapıdan uğrayan annem, teyzemizi kaş operasyonu yapmadan önce yakalamış. Amanınnn, bu defa annemin kaşlar havaya kalkmış; şaşırmış kadıncaaz 'yanlış eve mi geldim?' diye. Göz ve ses yordamıyla, karşısındakinin Ayten Hanım olduğunu anlamış da, rahatlamış. Ayten teyzede de bir kaşsız yakalanma/basılma hissi olmuş tabii. Karşılıklı olarak şaşkınlıklarına ket vurup ayrılmışlar. Ve fakat bir saat sonra gittikleri sabah kahvesi seremonisine gelen teyzemiz, telaşla olsa gerek, kaşın birini düz, diğerini yay şeklinde çizmiş. İyi ki orada değildim... Abartılı bir Mona Lisa misali yüz ifadesiyle, benim yüzüm ne şekillere girerdi kim bilir. Yarısı kızgın, yarısı şaşkın bakan bir yüze bakıp nasıl normal konuşabilirdim, bilmiyorum. Mesleğim gereği dişleri yamuk insanlara bakınca nasıl düzeltesim geliyorsa, o kaşları da biraz tükürükle silip yeniden çizesim de gelebilirdi (tükürük meselesine hiiiç girmiyorum, korkmayın) :D&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-pT69sivT24I/TmoB-ikarpI/AAAAAAAAATQ/LvH07OoWnwk/s1600/ka%25C5%259F-.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-pT69sivT24I/TmoB-ikarpI/AAAAAAAAATQ/LvH07OoWnwk/s1600/ka%25C5%259F-.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sene 1974-75 olsa gerek. Yani ben ilkokul dört ya da beşteyim. Oğlan çocuğu gibiyim. Kız çocuğu olduğuma dair belirtilerim henüz yok. Ayrıca saçlarımı toplayıp, şapkamın içine sokmuşum. Kız gibi bir oğlan, denecek kıvamdayım daha.&lt;br /&gt;Yazlık olarak kiraladığımız evdeyiz. Annem bakkala yolladı, ekmek alacağım. Girdim, sıramı bekliyorum. Sırada olan başka bir teyze daha var. Yanındakiyle gülerek sohbet ediyor. Arada bana bakıyor. Kadından korkmakla, korkmamak arasında bocalıyorum, nedense. Arkadaşıyla eğleniyor ama bana da kızıyor sanıyorum. Gözlerimi kaçırıyorum. Sıranın bir an önce bana gelmesini ve bu lanet yerden kurtulmak istiyorum. Kadın bana dönüp bir de soru sormaz mı!: "sen kız mısın, erkek mi?". Soruya kızıyorum, ama bir an önce cevaplayıp, hatta ekmeği de almadan bu kadından kurtulmak da istiyorum. Ters ters "kızım!" diyorum. Gene gülüyor ama aynı anda kızıyor da sanki. Bundan cesaret alıp, "peki ya siz, kızıyor musunuz, gülüyor musunuz?" diye soruyorum. Attığım adımın altında ezilip, hızla çıkıp ekmeği almaya başka bakkala koşuyorum. Evde anlatınca, annemler de gülüyor. Ama ben o kadının neden bana kızıyor gibi baktığını yine anlayamıyorum. &lt;br /&gt;Yıllar geçiyor, tabii ki unutmuşum bu olayı. Kuafördeyim, makyaj yapılan bir kadına kaş çizildiğini görüyorum. Ve o an tüm jetonlar şangır şungur aşağı düşüyor: O "enine Mona Lisa teyze" de kaşlarını çizmişti ve bana göre kızgın bir ifade vermişti kaşlarına. Yüzünün üst kısmı kızan, alt kısmı gülen teyzenin esrarı çözülüyor sonunda.&lt;br /&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-a5Hpb2OSs_Y/TmoCAoaRe4I/AAAAAAAAATU/fBgODlwoVVo/s1600/ka%25C5%259F.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-a5Hpb2OSs_Y/TmoCAoaRe4I/AAAAAAAAATU/fBgODlwoVVo/s1600/ka%25C5%259F.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Bıyıkları kaşına kaçmış bir amca.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Kaş kirpik, yüze anlamını veriyor ya da alıp götürüyor. Olduğumuzdan farklı gösterebiliyor. Mecburiyetler dışında estetik katkıları onaylamıyorum. Ayrıca mesela Ajda Pekkan... Offff televizyondaki yarışma programında onu gördükçe yüzüm taş kesti. Ne dudakları birleşebildi, ne Mr. Spack kaşları yüzünden ağzından çıkanlarla yüzü uyum gösterebildi. Yüzünde hareket edebilen hiçbir mimik kası kalmamış. Taşlaşmış bir yüz, bende ancak heykeltraş elinden çıkmış bir büst hissi uyandırıyor. Ona bakınca, yukarıda anlattığım tüm o teyzelerin alnından öpesim geliyor. "Çizilmiş kaş da ne ki" diye... Hele de güzel yapıldıktan sonra, helal olsun.&lt;br /&gt;Ayar kaçırmadan bakımlı bir yaşlı olmak lazım. Budur aldığım ders. Nokta.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-4325002307001568619?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/4325002307001568619/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/09/annemin-komsulari.html#comment-form' title='13 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4325002307001568619'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4325002307001568619'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/09/annemin-komsulari.html' title='ANNEMİN KOMŞULARI'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-myizzORr8eM/TmoB9GuLymI/AAAAAAAAATM/s_DuOdDpTsA/s72-c/kirpik.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-2901955686916864604</id><published>2011-08-26T16:27:00.000+03:00</published><updated>2011-08-26T16:27:48.324+03:00</updated><title type='text'>DAYANAMAYAN OKUMASIN</title><content type='html'>Baktım ki olmuyor, şehre geri döndüm. Hayvanlar alemi belgeseli çekmeye hiç niyetim yoktu zaten. Ama kedisiydi, köpeğiydi derken bir ara şehir havası alayım dedim de, tepemde yarasa vınladı. Bir kurşun döktürmek lazım artık. Suya dökülen kurşun da fare şeklinde olur kesin. Şu mübarek günler yüzü suyu hürmetine artık başka bir hayvan hikayesi daha yazmak nasip olmasın, diye dua ediyorum. Yalnız izin verin, son olduğunu umduğum bir şey daha anlatayım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz başından beri salonda dolanan bir örümcek vardı. İnanamayacaksınız ama hiç dert etmedim. Böcek korkum yok çünkü. Gerekirse terlik marifetiyle cırt diye hallediyorum (cırt dedim de aklıma Ayşe teyze geldi; kulakları çınlasın, çarşafları cırtlasın). Ama yok, bu örümcek nedense sevdirdi kendini; "git kendini sevdirmeden" demeye kalmadı, şaak diye sevdim. Adını da "Spider-kid" koydum. Türkçe adı ise "Örümcan". Dişiyse de "Örümsu" olsun. Ara ara ortaya çıktıkça büyüdüğüne tanık olmak beni mutlu etti. Neyle beslenir bilmiyordum ama o kendini idare ediyordu. Ağ yapmak isterken biraz da ben tükürsem mi diye düşündüm. Çünkü biz küçükken post-it icat edilmemişti (buradan sonrası biraz mide bulandırıcı. Demedi demeyin, istemeyen, içi kaldırmayacak olan okumasın. Kıyamam ben size) Ben de not yazdığım kağıtları odamdaki gömme dolaba tükürükle yapıştırırdım. Valla çok planlı bir öğrenciydim ben. Yalnız şöyle bir sorun olurdu; planladığım iş bitip de, kağıdı almak istediğimde kağıt tümden çıkmazdı. Yağlı boyanın üzerinde bir miktar kağıt mutlaka kalırdı. Nasıl bir tükürükse artık benimki de. Ne zaman boya badana yapılacak olsa, boyacı kazımak zorunda kalırdı. Böyle bir kimyası olan tükürüğü evcil örümceğimiz ister miydi bilemem. (bu nasıl bir muhabbettir böyle??? a be kadın herkes senin gibi tükürüklü bir meslek mi yapıyor? hadi sen alışkınsın uzayan tükürüklere, şakır şakır akanlarına, bir türlü yutulamayanına ya da tükürülemeyenine.. ama herkes öyle mi?)&lt;br /&gt;Buraya kadar zor dayandıysanız, okumamakta serbestsiniz.. Nasılsa anlamam :)))&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-RwSkJlAou80/TleZhr4tKDI/AAAAAAAAATE/7o8svlSLJnU/s1600/%25C3%25B6r%25C3%25BCmcek.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-RwSkJlAou80/TleZhr4tKDI/AAAAAAAAATE/7o8svlSLJnU/s1600/%25C3%25B6r%25C3%25BCmcek.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Neyse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvanlar aleminden ufak ufak toplanıp, daha bol insanlı aleme dönme hazırlıklarındayken, anam bi baktım, örümcekciğimizin mahallinde bir süleymancık... Şimdi bunu herkes bilmiyor: kendisi sürüngen familyasından olup, minik boy kertenkeledir. Ten renginde olup, hızlı hareket eder. Tavanda yerçekimine inat düşmeden durur. Ve tabiyatıynen bendeniz bundan da ürkebilir.&amp;nbsp; &lt;br /&gt;Gerçi eski cengaver yıllarımda kendilerinden bir tanesini, çocuklarımdan korumak adına faraşla kuyruğundan ayırmışlığım da olmuştu; ve o kuyruk da kendi başına zıplayıp durmuştu.. Ben çocukken babam da yapmıştı bunu ve asıl kertenkeleyi gözden kaybetmiştik.. sonra bir baktık kesilen kuyruk asıl bedenin ucundan rejenere olmuş yeniden uzamış.. ama ek gibi duruyordu, eğretiydi yani. Şık değildi.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-V5Qlwwe4_nI/TlecFxS4boI/AAAAAAAAATI/LLqzLpOdClc/s1600/s%25C3%25BCle.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="152" src="http://4.bp.blogspot.com/-V5Qlwwe4_nI/TlecFxS4boI/AAAAAAAAATI/LLqzLpOdClc/s320/s%25C3%25BCle.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu yeni peydahlanan süleymancık da pek bir atak çıktı. Zart diye yok oldu. Hadi dedim kediyi, köpeği, yarasayı pek güzel anlatmadım, bari buncaazı güzel anılarla bırakayım. Bir yandan da diyorum ki, ya bu vatandaş Örümcan'ı yerse?? Ya da Örümsu'yu. Buna hakim olmama imkan yoktu. Zira ikisi de kendilerini pek ortaya çıkarmıyorlardı. Onları Allah'a emanet etmekten başka çarem kalmamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel zaman, git zaman (bu da aslında yaklaşık iki günlük bir süredir), bir akşam eşim salonda Örümcan'ı görüp peşinden gidip, cırtlatmasın mı!!!!!! &lt;br /&gt;Gözlerim çukurundan, aklım çanağından, ruhum canımdan, kelimelerim ağzımdan fırladı.&lt;br /&gt;Ağır çekim bağırma konuşması: " Seennn neee yaaaptıııınnn?? Beeen ikiii aaaydııırr kolluyooordummm onuuu!! Gittiiiiiiiiiii, Örümmmcaaan gittiiii!!!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gidip bakamadım, alıp kaldıramadım, kara topraklara defnemedim... (ha bu arada ağır çekim bitmişti. Rahatlayın)&lt;br /&gt;Kertenkelemize gelince, onu da birkaç kez ürkek bakışlarla aradım ama bulamadım. Belki de gitmiştir. Bütün kışı yalnız başına mı geçirir n'apar, n'eeder, ne yer ne içer bilmem. Salonda en son görüldüğü noktaya şişe kapağıyla su bıraktım. Biraz da imam bayıldı vardı; acık da tereyağlı pilav (yenisini yaptıydım da :p) "Bak annen senin için neler yaptı" diye gözyaşları içinde evden çıktım.&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Bu fabl'da anlatılan olayların bir kısmı kurgu marifetiyle süslendirilmiş olup, karakterler gerçektir.)&lt;br /&gt;La Fontene rahmet istedi. Amin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-2901955686916864604?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/2901955686916864604/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/08/dayanamayan-okumasin.html#comment-form' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2901955686916864604'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2901955686916864604'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/08/dayanamayan-okumasin.html' title='DAYANAMAYAN OKUMASIN'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-RwSkJlAou80/TleZhr4tKDI/AAAAAAAAATE/7o8svlSLJnU/s72-c/%25C3%25B6r%25C3%25BCmcek.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-3168838541552876558</id><published>2011-08-17T12:30:00.000+03:00</published><updated>2011-08-17T12:30:21.916+03:00</updated><title type='text'>"E VALLAHİ PES ARTIK" diyenler parmak kaldırsın...</title><content type='html'>Ergenlerin cep telefonuna nasıl da yapışık yaşadıklarını, o telefondan çıkan mesaj seslerinin durmak bilmediğini çoğumuz biliyoruz. Bizim evde de iki tane ergen olduğu düşünülürse, evdeki radyasyon trafiği tahmin edilebilir. Ha evet insanın bazen ya durumu uygun olmuyor, ya da konuşası gelmiyor, veya karşıdaki uygun değilse, mesaj kaçınılmaz oluyor. Ama bu ergen milleti konuşarak birkaç dakikada çözülecek muhabbeti en az on mesaj yazarak çözmeye kalkınca, evin içinde sürekli mesaj sesleri konser veriyor. Konser diyorum çünkü seslerin de inanılmaz çeşitliliği var. Benim büyük boy ergenin yaz boyunca kullandığı ses bir kedi miyavlamasıydı. İlk duyduğumda kulakları dikip "hayırdır?" dediğimi bence artık herkes tahmin edebiliyor :))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündüz yemekleri yapıp bitirmiş, pilavı yemeğe yakın bir zamanda yapmaya niyetlenmiştim. Akşamüstü tereyağında şehriyeleri kavurmaya başlamış, yayılan mis kokuyla çocukluğuma geri dönmemiştim :)) Çünkü çocukluğuma geri dönebilmemin yolu kuyruk yağı kokusudur. Bunu kendime dert etmeyip, çocuklarımın ileride çocukluklarına geri dönmelerini sağlayacak kokular oluşturmaya çalışıyordum. Amma velakin o sırada evde ikisi de yoktu, fakat elleri kulaktaydı. E hadi neyse, bir dahaki pilav olayında evde zaptederim onları deyip, haşlanmış pirinçleri sudan geçirmek üzere lavaboya yöneldim. O sırada bizim malum kedi sesi duyuldu. Sen ben bi sevin bi sevin! Yaşasın en azından abi ergen koku hafızası olayına yetişti, dedim. Gözüm ön kapıya gitti (korkmayın ağır çekim yapmayacağım; iyi gelmiyor zira). Kimse yok. Bir daha, bir daha miyavlama. Ama bu miyavlamanın diksiyonu çok iyi! Yani baya baya miyav diyor yahu. Biliyor işi yani. Alışkın. Mesajdaki gibi sonuna doğru detone olmuyor, notalara iyi basıyor, yolu açık olsun.... derkennn...&lt;br /&gt;Ağır çekimde yazmamak için kendimi zor tutuyorum, çünkü bu âna çok yakışacak. Yok yok yapmayacağım. &lt;br /&gt;Arkama döndüm. Merdivenin son basamaklarını can havliyle inmekte olan bir kedi gördüm; bildiğin tekir (Tweety'nin kulakları çınlasın. Şimdi onu daha iyi anlıyorum). Yemişim pirinci dercesine elimden bıraktığım gibi mutfaktan fırladım.&lt;br /&gt;Kedi eve sıkışıp kaldığının farkında ve çıkmak istiyor. E iyi de ne diye girdin kardeşim, madem çıkasın vardı? diye sormazlar mı kediye... Gitti ön kapının sinekliğinin dibinde resmen "lütfen aç da çıkayım" mealinde miyavlıyor. "Canım kedi, tatlı kedi, ne diye içeri giren kedi... Bak benim bu yaz kötü hayvansal anılarım oldu, artık senden bile ürküyorum. Yanına kadar gelip o kapıyı açamam ki ben. Ya kan emen bir köpeksen?" (Önceki iki hayvan hikayesinin çarpıcı karışımı diye buna denir herhalde). Allah'ım illede o kapıdan çıkmak istiyor ama ben yanına gidemiyorum. Arka kapıya gidip, sinekliğini açtım, kapının dışında kendimce sevimli olarak, "gel pisi pisi, gel pisi pisi" diye sürünüyorum. Bildiğim tek kedice, bu cümleden ibaret. Ama o türkçe bilmiyor (gel pisi pisi, hangi dilden sayılıyor bu durumda??) Daha sevimli olup parmaklarımla mizanseni destekleyip, gel pisi pisi hareketi yapıyorum. Bilirsiniz nasıldır.. Yok gelmiyor. "Ben bu kapıdan çıkmak için girdim eve" demediği kaldı. Hımmm o zaman B planı.&lt;br /&gt;Evin dışından dolandım, gittim onun favorisi olan sinekliği parmağımın en ucuyla açtım. Bedenim ise neredeyse komşunun evinde. O derece mesafeli bir ilişki halindeyim yani. Ne bileyim canım belki laubalilikten hoşlanmıyordur di mi ama? Yoksa ben onu çoktaaan kucaklayıp beslemeye başlamıştım bile. Hatta beklese pilav bile yedirirdim (kediler pilav yer mi acaba?)&lt;br /&gt;Kedi "ne acayip bir insansın sen ya" dercesine kapıdan çıktığı gibi karanlıkta kayboldu.. diyemem çünkü henüz aydınlıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ek işim itirafçılık benim.. Evet ben bir hayvankorkağım (buna animafobi demek istiyorum; şu anda kafadan attım). Çocukluğumu anlatabileceğim sağlam bir psikiyatrist, hipnozcu, NLP'ci, veteriner, kasap, barınak sahibi.. vs arıyorum. &lt;br /&gt;Sonraki günlerde o kedi başka arkadaşlarının da alıp, bizim evin dibinde az dolanmadı. Ben kendime kızmakla, onları beslemek istemekle mücadele edip durdum. Bu yaştan sonra değişir miyim bilmem... Ama en azından değişene kadar, balkon kapısını açık bırakan delikanlı ergen sıkı bir şekilde tembihlendi tarafımdan: "Bir daha açık bırakırsan seni kedilere veririm" diye de pekiştirdim :)) Hayvanlardan korkuyorum ama çocuk eğitiminde üstüme yoktur :p&lt;br /&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-WAABk-Un6NE/TkuI97NpD6I/AAAAAAAAAS8/OJhj1moRpks/s1600/kedi.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-WAABk-Un6NE/TkuI97NpD6I/AAAAAAAAAS8/OJhj1moRpks/s1600/kedi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Sıcak davranamadım, bari mesleki olarak gönlünü alayım dediğim kedi .D&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-3168838541552876558?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/3168838541552876558/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/08/e-vallahi-pes-artik-diyenler-parmak.html#comment-form' title='13 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3168838541552876558'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3168838541552876558'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/08/e-vallahi-pes-artik-diyenler-parmak.html' title='&quot;E VALLAHİ PES ARTIK&quot; diyenler parmak kaldırsın...'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-WAABk-Un6NE/TkuI97NpD6I/AAAAAAAAAS8/OJhj1moRpks/s72-c/kedi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-3524543299603884562</id><published>2011-08-15T16:46:00.000+03:00</published><updated>2011-08-15T16:46:00.468+03:00</updated><title type='text'>ALACAKARANLIK- İZMİR VERSİYONU</title><content type='html'>"Hava sıcak mı sıcak,&lt;br /&gt;Ellerim yelpazede,&lt;br /&gt;Bir türkü tutturmuşum,&lt;br /&gt;Terliyorsun değil mi?" tarzında akşamla gece arası bir saatti. O sıcağa rağmen yine de, ortalama yarım saat arayla kendini hissettiren esintiye güvenip, kapıyı pencereyi dağıtıp, içeri gelen havayı bağrımıza basmışız. Klima açılsa da olur, açılmasa da gibisinden bir durum... Çünkü bir kere açıldı mı, kapandığı anda, tahammül edilesi bir sıcaklık bile olsa, ı ıhh yok, hayatta çekilmez oluyor. O yüzden de vaziyeti idare edebilirliğimize seviniyoruz. Bisiklete binilebilen köpekli coğrafyada da değiliz; şehir sınırlarındayız. E bu şekilde bunalmıyorsak, şanslıyız denecek bir durum yani.. Karşılıklı açılmış kapı-pencereler neyimize yetmiyor... Ayrıca ana-kız yalnızız evde... kız kıza parti veriyoruz.. ohhh şahane...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salondaki boşları toplayayım diye (gönüllü garsonluk da yaparım ben), ayağa kalktığım anda sol tarafımda bir yerlerde bir karaltı hisseder gibi oldum. Döndüm baktım, bir şey&amp;nbsp; yok. Hipermetrop mikrobu kapmış gözlerim yanıldı herhal, deyip üzerinde durmadım. Tam mutfağa ilerliyordum ki, bu defa kızım "bu ne ya!" diye ünledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağır çekim başlasın:&lt;br /&gt;Anne sehpadaki iki bardağa doğru eğilir. Ağır ağır konuşur (e ağır çekim dedim ya):&lt;br /&gt;"Evvvlaaadıııım biir güün dee kenndiiiniizzz tooplasaaanıızzz şuuunlarııı. Buu sooon tooplaayışıııımmm." Kız biraz mahçup, biraz 'tabii tabii, kesin son' arası bir yüz ifadesi yapar. Göz kapakları yavaaş yavaaş açılır kapanır. Anne eğildiği yerden yukarı doğru yükselirken, solunda bir hareket oldu sanıp, o yöne döner. (Döneceğimiz yöne tam olarak dönmeden önce, dönerken göz kapaklarının kapalı olduğu bir an vardır hani. Bir deneyin bakın, gözler refleks olarak kapanıyor ve bunu ağır çekimde yapınca kapaklar normalden uzun süre kapalı kalıyor) Gözünü açtığında hiçbir şey göremedi. Gülümsedi geçti; 'hipermetrop'a yüklendi aklınca.Tam mutfağa doğru bir adım atmıştı ki, kızından "buu nee yaaa" diye bir ünleme geldiğini duydu. Anne, elindeki bardakları aldığı yere bıraktığı gibi evin antresine kaçmaya başlar. Kızına da "çaaabuukk buuuraayaa geelll" der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ay tamam ağır çekim burada bitsin. Hayal ederken bile daraldım.&lt;br /&gt;Neyse...&lt;br /&gt;Salonla antre arasındaki camlı kapının arkasına saklanıp evin semalarında neyin uçtuğunu anlamam çok kısa sürdü. Anladığım anda da elim ayağım kesildi. "Yahu bunlar eve girer miydi hiç?? Işığa gelenini de hiç duymamıştım. Sinek değil, böcek değil, kelebek değil, kuş değil... Hımm ama bu yavru.. herhalde henüz DNA'larına hakim olacak kıvama gelmedi.. Ya da kulakları sağır.. Ya da ses çıkaramıyor ki, geri gelen sese göre uçuşunu yönlendirsin." Bunları tabii tamamen içimden düşündüm; hem de hiç ağır çekimde falan değil. Jet hızıyla. İçimden, çünkü kızıma ne olduğunu söylersem ve ne kadar korktuğum anlaşılırsa, dünyaya yeni bir ödlek kazandırmak istemedim. Evet, bunu da hızla düşündüm. Kim bilir belki de yarasa korkulacak bir hayvan değildir, di mi ama?&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-50MT_YsI2ZM/TkkiNE0Q1jI/AAAAAAAAAS0/g9svr8ppNSI/s1600/yarasa.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-50MT_YsI2ZM/TkkiNE0Q1jI/AAAAAAAAAS0/g9svr8ppNSI/s1600/yarasa.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Salonda bir aşağı bir yukarı, bir sağa bir sola pike yaparak şaşkınlığını iyice kanıtlayan yavru yarasamız açık pencerenin ve kapının önüne bir santim yaklaşıp yaklaşıp, salona geri döndükçe yüreğimdeki katı sıvı bütün yağlar eriyordu. "Aman da ne güzel, hava fena değil bu akşamla gece arası saatte" diye mutlu olduğumuz anlar geride kalmıştı, çünkü hava akımı ara kapıyı kapatınca şak diye kesildi. Hem korkudan, hem de kapı kapandı diye&amp;nbsp; beni terler basmaya başladı. Kızımın terlemesinin ise tek nedeni esintiye ket vurulmasıydı. Bu nasıl çıkacak buradan, sorularıyla bekleşmeye başladık (zaten başlamıştık). Ben arka odadan aldığım bir sandalyeye, kızım da yere oturdu. Camın arkasında, yeni doğmuş yarasasını izleyen anne yarasa ile abla yarasa misali idik. Ama sevgiyle değil, ürkmüş gözlerle bakan... Ona bir isim aramak yerine, nasıl defolup gider diye düşünüyorduk. Uçanın kuş olduğunu sanan kızım rahattı. Ama benim içimde fırtınalar kopuyordu. &lt;br /&gt;Öylece bakarken bakarken, aklıma ışığı kapatırsam çıkabileceği geldi. Gerçi salona giremiyordum ki gidip düğmeye basayım; düğme uzaktı. O zaman sigorta düğmelerini denemem gerekiyordu. Beş düğmenin bir tanesinde salonunkini yakaladık. Salon lambası ile televizyon sessizliğe ve karanlığa gömüldü. Durum daha da korkunç hale geldiyse de, başka çare yoktu. Sokaktan gelen hafif ışıkla içeride dolandığını kah görebildik, kah göremedik. Beş dakika sonra sigortayı tekrar açtım: lamba yandı, televizyon kendiliğinden açıldı. Umutların en büyüğü, duaların en yakarışlısıyla burnumuzu cama dayadık. Anaaam "Bat-kid" (yavru yarasanın filmlerdeki adı) hala uçuyordu. Hatta bazen cama yakın uçunca, olur da yüzünü görürüm diye gözlerimi kapadım. Pencerenin dibine geldikçe "hah çıkıyooor" naralarımız, "offf çıkmadı genee"lerle sönüyordu.&lt;br /&gt;Aradan geçen onbeş yirmi dakika bana sanki bir saat gibi geldi. Bir daha salonumuza asla giremeyeceğimizi falan sanmaya başladım. Bir ara kapıcımıza seslenip yardımcı olmasını isteyeyim diye aklımdan geçtiyse de, onun Robert De Niro gibi ekşiyen yüzünü ve bitmek bilmeyen cümlelerini düşününce hemen vazgeçtim. Zaten gelseydi de, bir süre sonra o antreye bir sandalye daha çekmek zorunda kalacaktım; oturur izlerdi bizimle birlikte :))&lt;br /&gt;Baktım olacak gibi değil. Sigortayı tekrar kapatıp, salonu karanlığa mahkum ettim ki dönemeemm... ay pardon aklım şarkıya gitti. Gittik arka tarafa yattık. Aklım yavrunun içerde attığı pikelerde... Ya eşyaları didiklerse.. ya bir şeyleri kırarsa.. ya asla çıkmazsa.. ya salonumu bir daha asla göremezsem: salonda kalan çantamın içinde anahtarlarım, cüzdanım, telefonum.. masanın üstünde bitmemiş kitabım.. sandığın içindeki fotoğraf albümlerimiz.. çocukların bebeklik videoları.. daha taksidi bitmemiş televizyonumuz.. büfenin içindeki güzel kadehlerimiz.. Aman Allah'ım meğer değerlerini hiç bilmemişim; insan kaybedince anlıyor (:p)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinnete girip yerimden fırladım. Aradan geçen on-onbeş dakika, göreceli olarak yine uzun gelmişti bana. Fazla bekledim hissiyle koridordan salona Bat-woman olarak uçtum. Sandalyeye çıkıp sigortayı yukarı kaldırdım. İnip, arkamı dönüp, camlı kapıya yaklaşmaya korkuyorum. Ya hala dolanıyorsa diye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İndim, arkamı döndüm, kapıya yaklaştım, gözlerimi tam açmadan kısık olarak salona diktim. Yok.&lt;br /&gt;"E tabii gözlerim kısık da ondan göremiyorum, gitmemiştir." Yok.&lt;br /&gt;Gitmiş. "E daha kan içecektik ya, nereye gittin? Olmadı ice-blood içerdik serin serin."&lt;br /&gt;Alışmıştık da... insana hüzün basıyor yahu... çok da şirindi kerata... evcil yarasası olan tek insan olacaktım.. ben ona tavşan kanı çay, az pişmiş kanlı et falan da yapardım.. tavana bir kanca asardık, oradan sallanırdı ne güzel.. kim bilir gece gece nerelere gitti?... ne yer ne içer?..&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-XIIbxVuFVSU/Tkkir49sNPI/AAAAAAAAAS4/LsQki9FrBaM/s1600/%25C3%25A7ay.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-XIIbxVuFVSU/Tkkir49sNPI/AAAAAAAAAS4/LsQki9FrBaM/s1600/%25C3%25A7ay.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Zevzeklik bir yana çektiğim ohhhh ile karşıki dağlar yıkıldı. Kızım hâlâ onun bir kuş olduğunu sanıyor. Eğer bunu okursa, ne derim bilmiyorum :)) Diyecek şey mi kaldı? Bence kalmadı. E hadi bu "hayvan korkusu tefrikası-no.2" de burada bitsin o zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-3524543299603884562?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/3524543299603884562/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/08/alacakaranlik-izmir-versiyonu.html#comment-form' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3524543299603884562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3524543299603884562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/08/alacakaranlik-izmir-versiyonu.html' title='ALACAKARANLIK- İZMİR VERSİYONU'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-50MT_YsI2ZM/TkkiNE0Q1jI/AAAAAAAAAS0/g9svr8ppNSI/s72-c/yarasa.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-6119937911176343223</id><published>2011-08-09T12:49:00.000+03:00</published><updated>2011-08-09T12:49:54.111+03:00</updated><title type='text'>İTİRAF</title><content type='html'>Anladım ki, anlamak yetmiyor. Yaşamak lazımmış. Başa gelmeyince işin bendeki vahametini fark etmek imkansızmış. Hariçten gazel okumak safsataymış. Meğerse atıp tutuyor, ahkâm kesiyormuşum. Bir şekilde seviyorum sanmıştım. Zarar gelmez diye düşünmüştüm. Korkmanın âlemi yok zannediyordum. Birbirimize zarar vermedikçe mesafeli de dursak bir arada yaşar gideriz, diyordum. Bunca seveni varken benimle ne alıp veremediği olur ki, diyordum. Nasıl da aldanmışım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir akşam bakkala gitmem gerekti. Bisiklete atladım. On metre falan sonra karşıma çıktı. Nasıl bağırıyor, nasıl hiddetli! Hişştt sakin ol, dedim. Tınlamadı bile, bas bas bağırıyor. İyi de ben n'aptım sana, diyorum içimden ama korktuğumu da belli etmiyorum. Hesapta benim kötü bir niyetim olmadığını anlamasını bekliyorum. Alt tarafı bakkala gidiyorum; ona karşı bir tavrım yok ki. Ha tamam çok fazla iletişimde de değiliz, ama durduk yere bu feveran niye? Bastım pedala, hızla uzaklaştım. Allah'tan koşmadı, yetişmek istemedi arkamdan. Derin bir ohh çektim. İçim rahatladı. Atlattım, dedim.&lt;br /&gt;Ne mümkün! Dönüşte bu defa yanında bir tanesi daha. Birlikte bağırdıkları yetmiyormuş gibi, ben yol aldıkça dibimde koşuyorlar. Aha işte o anda korktuğumu anladılar ve sanki pis bir zevk aldılar bundan. Ya da bana öyle geldi. Bacağımı yakaladı yakalayacak, diye düşünürken, aynı anda da kendimi hastanede acil serviste hayal etmeye başladım. Hani hayatım film şeridi oldu, gözümün önünden geçti, denir ya... Bende tersi oldu: geçmiş değil, gelecek gözümün önünde filmden de gerçek olarak akıp gitmeye başladı. Alacağım hasarla aylarca, belki de ömür boyu nasıl da debeleneceğimi düşünür oldum. Aynı anda da "hişşştt, git rahat bırak beni" diyorum. Sonradan hatırladım bunu. Ben de bağırmaya başladım.&lt;br /&gt;Bahçe kapısından girdiğim gibi sustular. Gürültüye bir komşum çıktı, ki bu hanımla araları çok iyi. "N'oldu Müge?" derken sesindeki suçluluğu hissedebilmeme şaşırıyorum, çünkü o sırada yüreğim değil ağzımda, ağzımdan da dışarı fırlamış elime düşmütü sanki. İlk saniyelerde sesim çıkmadı, çıkamadı. Ya da bana öyle geldi. Çünkü kalbimden ayrı, akciğerlerim de bir yerlere kaçmış da, nefesi alacak verecek organ kalmamıştı. Herhalde kalbimden kalan boşluğa seğirtmişti. Vardı bir anormallik ya çözemedim o an.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-K1ykE1okRsI/TkECXbEbvVI/AAAAAAAAASw/Sg9nbS3CtT8/s1600/k%25C3%25B6pek.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-K1ykE1okRsI/TkECXbEbvVI/AAAAAAAAASw/Sg9nbS3CtT8/s1600/k%25C3%25B6pek.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;"Evcil mi, sokak köpeği mi olduğunu bir türlü çözemeyen bu köpekler bir gün birimize bir zarar verecekler ama bakalım ne zaman? Ben ne ilkim, ne de son bu şekilde rahatsız edilen! Kaçıncı vaka bu!!" diye çemkirirken sesimi tanıyamıyordum. Korkmakla sinirlenmek, kalbin atmazlığıyla ciğersiz kalmak arasında kararsız kalan bünyem, almış başını gidiyordu. "O an ağzımdan çıkanı kulağım duymadı" denen şey bana da olmuştu. Bu bir güç gösterisi değildi; çünkü kontrolsuz güce güç denmiyordu. Komşum tırsmış ve suçlu&amp;nbsp; bir halde sesini çıkaramadan evine geri girdi. Ben de bizim eve girdim; o an yapılacak en iyi şey oydu. O günlerde annemin bizde kalıyor olması çok iyi olmuştu; çünkü olayın üzerine bana hemen bir bardak su verdi. O olmasa kim akıl ederdi ki bunu... Damağımı da kaldırsa iyiydi ama telaştan akıl edemedik. Bir dahaki sefere unutmamalı bunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet itiraf ediyorum: Ben köpeklerden korkarım. Bazıları uzaktan çoook tatlı görünüyorlar ama çocukluğuma dair çok korktuğum bir başka köpek anım da olunca (gene kovalanmıştım hunharca), ömrü billah fobik yaşadım. Çocuklarım büyürken kendime hâkim olma rolleri kesip, onların da ürkek olmamasını sağlamaya çalıştıysam da, bu son olayla tüm planlarım fosladı, beş paralık oldum. Yalandan sevecenlik gösterilerim yatsıyı çoktan geçti (e bayağı bir zamandır durumu iyi idare etmiştim ne de olsa).&lt;br /&gt;Halbuki çaba da harcadım korkmamak için.. Çivi çiviyi söker ya da korkunun üzerine git, diyerek bir takım girişimlerim de olmuştu: Çok eskiden: internet memlekete ilk geldiği yıllarda, güvenlik önlemi babındaki "gizli soru ve sorunun cevabı" diye sorulan yerlerde hep, "ilk köpeğinizin adı" sorusunu seçer, cevap olarak da "Bobi" yazardım. Bankalarda annemin kızlık soyadını sorduklarında "Bobi" derdim. Daha ne yapsaydım artık?? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komşumuz, siteye sardırdığı bu zavallı, bakıma muhtaç ama bir türlü ehlileşemeyen, koku alma sorunlarının olduğunu düşündüğüm (çünkü 2 senedir hiçbirimizi tanımıyorlar) dört köpeği, o anda boş olan evlerin balkonlarında beslemeye ve bağlamaya başladı. Bu yüzden boş evlerin sahiplerinin bahçelerindeki çiçekler talan olmakla kalmayıp, 'bizlere ömür' oldular. İnsanlar evlerine gelmeden, bahçıvan tutup, yeniden çiçekler diktirdi. Yani komşumuz çok doğa sever bir teyze. Ama insanlarla geçinemiyor n'aapsın... Sitede kavga etmediği pek kimse kalmamış, diyorlar. Neyse konumuz bu değil. Hatta asıl konumuz da bitsin artık.&lt;br /&gt;Tüm köpek dostlarını ve gerçekten dost olan tüm köpekleri tenzi eder, bir sonraki hayvanlı yazıyı bekleyin, derim ;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-6119937911176343223?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/6119937911176343223/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/08/itiraf.html#comment-form' title='16 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6119937911176343223'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6119937911176343223'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/08/itiraf.html' title='İTİRAF'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-K1ykE1okRsI/TkECXbEbvVI/AAAAAAAAASw/Sg9nbS3CtT8/s72-c/k%25C3%25B6pek.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>16</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-5046445864909427858</id><published>2011-08-08T15:29:00.000+03:00</published><updated>2011-08-08T15:29:01.596+03:00</updated><title type='text'>KARNIM DOYMASA DA OLUR, YETER Kİ RUHUM DOYSUN</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-8dYRq4q2U10/Tj_WXxMx4KI/AAAAAAAAASs/8RxdvnRAX2A/s1600/salata.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-8dYRq4q2U10/Tj_WXxMx4KI/AAAAAAAAASs/8RxdvnRAX2A/s1600/salata.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Neredeydim, n'apıyordum vs.lere pek giresim yok.. Meşguldüm ama mutluydum :) Blog'a yazayım dediğim şeyleri "hişşşt dur biraz daha bekle" diyerek itip kaktım; şimdi de onlar neydi unuttum, iyi mi... "Nasılsa daha yazamayacağım, vaktim yok" deyip köpek çekmişim, çekmez olaydım. Güzeldi de aklıma gelenler. Aklımda tek kalan bu, kalmaz olaydı. "Şimdi aklında başka şeyler var, onlara odaklan. Ha bu arada da patlıcan közlensin, çamaşırlar makinede döne dursun" dedim durdum, demez olaydım. O başka şeyler şimdi rölantiye girince, kaldım mı dımdızlak. "Kalmaz olaydım" diyemeyeceğim, çünkü henüz o süreç bitmedi. Biraz zaman geçsin, söz size, onu da diyeceğim. Ama nankörlüğün âlemi yok, diyorum ya meşguldüm ama mutluydum. "Olmaz olaydım" da demiyorum; denmez yahu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu değişsin hemen.&lt;br /&gt;İnsan mutfağı, yemeyi, yedirmeyi sevmeyince ne yapsa beğenmiyor, yeterli gelmiyor (o insan=ben). İçimdeki hisleri ben biliyorum ya, sanıyorum ki herkes biliyor. "Zaten sevmiyorsun, bak yemek kötü olmuş" ya da "bu kadarcık mı yaptın?" diyeceklermiş gibi geliyor. Ciddi bir özgüven sorunu yani. Öte yandan bu cümleleri sarfeden de çıkmıyor. O zaman da kibarlıklarından etmiyorlar, diye bir vesvese hali tepemden aşağı iniyor. Sanıyorum ki benden başka herkes mutfakta muhteşem. Şimdi aslında bana göre yaptıklarım kötü değil; sadece abartmayı sevmiyorum. Yemeğe misafir geleceğinde aklıma hep gayet sağlıklı yemekler geliyor. Başkalarının yaptığı gibi bin çeşit ve ağır yemekler yapmanın anlamsızlığına takılıyorum. Çünkü bana göre misafirliğin asıl özünde "ne güzel oldu bir araya geldik" olmalı ve muhabbete doyum olmamalı. İllede her saniye yiyilip içilmemeli. Mideler değil, ruhlar doymalı tıka basa. Üzerine soda içilmemeli, sadece çok mutlu olunmalı. Son ağırladığım arkadaş grubuna hazırlanırken de, sonrasında da değişmedi bu fikrim ve hissim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne bana yardım eden bir yardımcım, ne kap kap destek çıkan annem (aslında çıkardı ama yaşlandı azizim), ne de hazır almaya izin veren bir Müge var benim cephede. Ama onlarda hepsi vardı (onlar=daha önce yemeğe davet eden arkadaşlarım). Haksızlık! E tabii serde kendini bu yaşında bile kanıtlamaya çalışan bir insan var ya burada (o insan=ben)... Ağdalı sofraları sevmememi tembellik etme meyilime yormasınlar diye bir çabadır gidiyor. Altta kalmamak ile abartmamak arasında helâk oluyorum.&lt;br /&gt;Yemeğe gittiğimiz evlerde ev sahibesinin durmaksızın hizmette olmasına kahroluyorum. Masterchef ile Yemekteyiz arası bir&amp;nbsp; yarışmacı ruhu... "Bize geldiklerinde ben nasıl altından kalkarım, böyle bir sofranın" korkusu oldukça az bende. Ama abi nedir o çerkez gelini gibi neredeyse hiç oturmadan servise amade olmak hali! Diyorum ya, bir araya gelmenin amacı bu değil, bence. Ben bize misafir geldiğinde her şeyi bir anda sofraya koyarım, sıcak hariç; ki ben de muhabbetin tadına varayım diye. O âna kadar deliler gibi koştururum, her şeyi bitirip huzura ererim. Zaten zor toplanılıyor, herkes meşgul. Ama başkaları süüüürekli yeni bir şey çıkarıp durur. &lt;br /&gt;Bir de ben çok çabuk doyan biri olarak, kimselerin benim gibi olmadığını, bir türlü onları doyuramayacağımı falan sanırım. Yahu bir de hepimiz elliye ya merdiven dayamışız, ya da o basamaklar bitmiş; ne diye hâlâ kolesterolü, tansiyonu, nabzı, kiloyu fiştekleyecek yiyeceklere gark olunur ki... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok anacım, bitmez benim lafım. Yaptığım dokuz çeşit soğukla ve bir çeşit sıcakla doymuyorlarsa havlu atıyorum. "Doymadık" diyen çıkmıyor, çıkmadı, çıkıyorsa da, çıkışta sarımsaklı yoğurtlu semer dağıtırım artık. Halbuki bir balık, bir salata neyimize yetmez... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk insanı yemeyi seviyor. Ben Türk değil miyim acaba?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-5046445864909427858?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/5046445864909427858/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/08/karnim-doymasa-da-olur-yeter-ki-ruhum.html#comment-form' title='16 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5046445864909427858'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5046445864909427858'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/08/karnim-doymasa-da-olur-yeter-ki-ruhum.html' title='KARNIM DOYMASA DA OLUR, YETER Kİ RUHUM DOYSUN'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-8dYRq4q2U10/Tj_WXxMx4KI/AAAAAAAAASs/8RxdvnRAX2A/s72-c/salata.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>16</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-1672381115661267689</id><published>2011-05-23T16:39:00.000+03:00</published><updated>2011-05-23T16:39:48.125+03:00</updated><title type='text'>TANI: YAŞ ŞİZOFRENİ</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-90d83d8QsdA/TdpixOpOiSI/AAAAAAAAASo/vOa5r5LIhjE/s1600/%25C5%259Fizo-.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-90d83d8QsdA/TdpixOpOiSI/AAAAAAAAASo/vOa5r5LIhjE/s200/%25C5%259Fizo-.jpg" width="134" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kez yaşımı fark ettiren zamanlar yaşadım, yaşıyorum. En önemli  göstergeler de daha fazla sabır, daha fazla anlayış, üzerinde durmamak,  tepki verilecek ya da verilmeyecek konuların değişmesi… Kenardan  gülümseyerek izlemelere başladım. İzlediğim hararetli devinimlerin  özneleri, gençlik ateşi ya da olgunlaşamayan yaş almış beyinler.  Hararetten ateşe geçiş emarelerini hissettiğim andaki müdahalelerimle  gereksiz provokasyon ve hamlelere engel olur oldum. Yeri geldi, alevin  altına bir nefes de ben verdim. Yani duyarsızlaşmadım ama duruldum.  Enerjinin (ruhsal ve bedensel) boşa harcanmaması gerektiğinin ve gitgide  azalacağının bilincine vardım belki de. Genç kanlar doğal olarak enerji  kaygısında değiller, ben de değildim. Zaman zaman hâlâ da değilim. Yaş  almak bu oluyor işte. Bu olgunluğa ve deneyime ulaşmak büyük bir lüks. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan sadece “nüfus” denen PVC’li kağıt parçasının eskidiğini  düşünüyorum; sadece tarih eskiyor, ben değil. Yaşıma dair kanı ve  inançlara uymadığımın da farkındayım. Bunlara ters düştüğümün, içimden  tersinin geldiğinin de.. Ve aslında bir anlamda “tek yaş”ın insanı  olmadığımı gözlüyorum. İçimde farklı farklı bir sürü yaş ve dönemini  barındırdığımı görüyorum. O anda hangi yaştan biriyleysem, o yaşın  insanı oluyorum. Birilerinin olması da gerekmiyor bunu yaşamak için... Ama hiçbir yaş, kendi yaşım da dahil, beni kendine sıkı  sıkıya bağlayamıyor. Her birinden aldığım tatlar, boğazımı yakmadan  yaşanıyor; sonra diğer bir yaşa geçiyorum. Çünkü hiçbir yaşa ait değilim  sanki. Şizofrenik yaş geçişleri sanki... Her biri küçük mezeler gibi lezzetli, keyifli ve tadımlık.  Tekrar önüme geldiğinde zevkle yaşanmaya hazır. Tadı damakta kaldıkça,  yeniden sofrada görmeye değiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar 20’li, 30’lu yaşlarda olmak ister miydim? Hayır, gerçekten de  hayır. Bu lüksün tadını çıkarmak varken, niye? Belki de hak ettiği kadar  yaşadım diye istemiyorum. Bilmiyorum ve aslında sanmıyorum da… Yine de “ruh ve beden sağlığım benimle  olduğu sürece yaşlar arasında sörf yapmanın hiç bitmeyeceği, etrafımda  sevdiklerimin ve sevenlerimin olduğu bir ömür”den başka bir şey  istemiyorum. Birileri bu "yaş şizofreni" tadındaki hallerime fren yaptırıp, coşkumu kırmadıkça...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-1672381115661267689?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/1672381115661267689/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/tani-yas-sizofreni.html#comment-form' title='19 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1672381115661267689'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1672381115661267689'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/tani-yas-sizofreni.html' title='TANI: YAŞ ŞİZOFRENİ'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-90d83d8QsdA/TdpixOpOiSI/AAAAAAAAASo/vOa5r5LIhjE/s72-c/%25C5%259Fizo-.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>19</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-2842694492206721470</id><published>2011-05-21T13:48:00.000+03:00</published><updated>2011-05-21T13:48:06.311+03:00</updated><title type='text'>VAR MI CEVAP VERECEK OLAN?</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-9ec6Gto7_0U/TdeXgb5Xa2I/AAAAAAAAASc/QI39zCXFNG0/s1600/avrupa+yakas%25C4%25B1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-9ec6Gto7_0U/TdeXgb5Xa2I/AAAAAAAAASc/QI39zCXFNG0/s1600/avrupa+yakas%25C4%25B1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yerli yabancı bir sürü sitcom seyreder dururum yıllardır. Her ne kadar artık düzenli olarak izlediğim sitcom kalmadıysa da, hâlâ yayında olan yeni ya da eski birçoğunun genel gidişatını iyi kötü bilirim. Gerçi bizdeki sitcom'lar, uluslararası normlara uygun sürelerde değiller. Yabancı sitcom'ların süresi 20 dk ile 30 dk arasındayken, bizimkilerin 90 dk.yı bulanları da var. Dramatik dizilerin bile 90 dk. olması hem izleyiciyi, hem de diziye emek verenleri yorarken, sitcom'ların bu kadar uzun olmasını anlamak hepten zor. Her hafta bir sinema filmi çeker gibi... Yayıncı ve yapımcıların (her işin sonunda en çok teşekkür edilen güruh) seyircinin dikkatini 90 dk. üzerlerinde tutma çabası mı, "ne kadar uzun olursa o kadar çok reklam geliri elde edilir"vari bir yaklaşım mı, ya da "kısa olursa seyredilmez" endişesi mi var acaba? Az ilaç yazan doktora güvenmeyen bir milletiz ya, acaba bu da onun gibi bir şey mi? Ama öte yandan "1 Kadın, 1 Erkek" gibi bir örnek de var. Kısa olmasına karşın seyirciyi kendine zevkle bağlamış durumda. Demek ki aslında içeriktir önemli olan (şahsen yani).&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-dnO99IjoaPA/TdeXrrK0xDI/AAAAAAAAASk/10bI3uwkthg/s1600/seinfeld.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-dnO99IjoaPA/TdeXrrK0xDI/AAAAAAAAASk/10bI3uwkthg/s1600/seinfeld.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Benim sitcom denince aklıma ilk gelenler "Seinfeld, Friends, Coupling, Married with Children" gibi yabancı olanlar. Uzun süreler boyunca dikkati hiç dağıtmadan seyirciyi eğlendirmiş işler bunlar. Friends biteli yıllar geçmesine karşın, tekrarlarını izlemekten hâlâ büyük zevk alırım. Ve yine de izlememiş olduğum bir bölüm mutlaka çıkar. Türk yapımlardan ise "Avrupa Yakası". Gerçi o da sonradan iyice uzun sürelere ulaşmıştı. Şikayetçi değildik doğrusu. Onun da tekrarlarından sıkılmıyorum, ki tekrar izlemekten pek de hoşlanmam. Demem o ki, içeriğin zekice tasarlanması ve fark edemediğimiz ama çok da iyi bildiğimiz ayrıntıların yakalanıp kurgulanması, asıl önemli olan unsur sanırım. Ayrıca oyuncuların kattıkları... Kağıt üstünde belki de çok fazla parlak görünmeyen replikler, başarılı ve kendinden katabilen oyunculuklarla, yıldız gibi parlak hale gelebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-nCw2E1rgCZM/TdeXhpC564I/AAAAAAAAASg/Md8m859rCB0/s1600/friends.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-nCw2E1rgCZM/TdeXhpC564I/AAAAAAAAASg/Md8m859rCB0/s1600/friends.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gün önce gazetede bir yazı okudum. Yeni başlayan bir yerli sitcom'u eleştiriyordu: "gene aile halleri... gene anne, baba, çocuklar... çocukları üzerine kurdukları hayâlleri gerçekleşsin isteyen ebeveynler ve bunlara uymak istemeyen gençler... bu dizide oynayan şu şu başarılı isimler bile bu diziyi kurtaramaz" minvalinde eleştiriler.&lt;br /&gt;"Avrupa Yakası, En Son Babalar Duyar, Türk Malı, Benim Annem Bir Melek, Çocuklar Duymasın", yenilerde de "Başrolde Aşk, Babam Sağolsun" hemen ilk aklıma gelenler. Hepsi de temelde aile odaklı. İşyeri ya da eğlence olan mekânları da destekleyici yan odaklar. Başarı düzeyleri eşit olmasa da, adından söz ettirmiş diziler. Ha bunların hepsini de bitimsiz bir zevkle izlediğimi söyleyemem. Ortak noktaları nedir? Hepsinde düzgün bir anne-baba figürü (Türk Malı hariç ama toplum normalarına aykırılık yoktu yine de); iyi bir öğrenci ya da iş sahibi olan/olmaya çalışan çocuklar (yani tu kaka diyebileceğimiz karakterler yaratılmıyor &lt;i&gt;&lt;b&gt;genelde&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;); komşuluk ya da arkadaşlıklar. Hiçbirinde Friends'te olduğu gibi bekâr insanların başından geçen durumlar yok. "Türkiye bunlara hazır değil" mi deniyor? İyi de niye bunca yıldır bunca seveni var bu dizinin?&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varmak istediğim yer şu: Nasıl bir sitcom olsa zevkle izlerdik? Toplumumuzun ya da RTÜK'ün baş parmağını sallamadığı nasıl bir kurgu olsa, televizyonun başından kalkmak istemezdik? Hadi diyelim ki gene aile odaklı olsun, raconu bozmayalım: nasıl bir anne/baba, nasıl çocuklar vs vs olsa, "evet yaa işte farklı bir çizgi, farklı bir yaklaşım" derdik?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, gerçekten merak ediyorum :)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-2842694492206721470?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/2842694492206721470/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/var-mi-cevap-verecek-olan.html#comment-form' title='18 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2842694492206721470'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2842694492206721470'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/var-mi-cevap-verecek-olan.html' title='VAR MI CEVAP VERECEK OLAN?'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-9ec6Gto7_0U/TdeXgb5Xa2I/AAAAAAAAASc/QI39zCXFNG0/s72-c/avrupa+yakas%25C4%25B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>18</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-4778775413844928971</id><published>2011-05-10T14:15:00.000+03:00</published><updated>2011-05-10T14:15:58.638+03:00</updated><title type='text'>HAVASINAA SUYUNA...</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-m6SMHj-jw9k/TckcaQ6tWQI/AAAAAAAAASY/bkaBdXyfCtI/s1600/el.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-m6SMHj-jw9k/TckcaQ6tWQI/AAAAAAAAASY/bkaBdXyfCtI/s1600/el.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bir başka "au revoir" yazısıyla karşınızdayım. Bu defa olay benim cephemde göz yaşıyla değil, oleyyy'lerle bitti. Kızımı karşımda gördüğüm anda, sağ salim kavuşma sevincime ilaveten, onun yüzündeki mutluluğu gördüğüme sevindiğimi de hatırlıyorum şu an. "Öfff gene döndük buraya" diyenleri de gördüm zamanında; ailelerine de, kendilerine de hayatı zehir etmişlerdi. Çünkü bu türden işlerde, "kültür şoku"nun olumlu anlamda yaşanması çok önemlidir. Özünü, kökünü, süregelen yaşamını beğenmeme, sürekli eleştirme, tu kaka deme riski taşır. Bu bilinçle kızımızın hamurunu kulak memesi kıvamında tutarak, aynı kulağa çaktırmadan bu bağlamda sözler de yerleştirerek yollamıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönüş yolculuğu başlarken herkesi hüzün basmış. Gözleri sadece doldurmakla kalmayıp, hüngür hüngür ağlayan frenk bir kız varmış. Ah kıyamam acaba bizim oğlanlardan birine abayı mı yaktı, diye düşünmedim değil. Tekrar bir araya gelme sözleri verilmiş doğal olarak. Alana gitmek üzere binilen otobüsten eller kollar sallana sallana helak olunmuş. Amaaa daha 15 dakika geçmeden otobüsün makarası geri gelmiş (Pascal giderken gözyaşlarından kırılan ikoncanların, yarım saat sonra göbek atması gibi). Üç saatlik yolculukta paralarına kıyamayan gençlerimizin yanına meğer kumanya vermişler; en azından bizim frenk anne vermiş diyeyim aslında. Mutfağı gayet iyi bir anneymiş. Ama memlekette tuz kullanılmıyormuş. Her şey tuzsuz olmakla kalmayıp, evde tuz bile yokmuş. Çocuklar tuuuuz diye geri döndüler. Burada da bu uygulamanın başlayacağı duyumlarını almıştım; ama nasıl dayanır bu ülkenin "daha yemeği tatmadan tuz döken insanı" buna?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızıma, frenk annenin evde dört çocukla, ayrıca bir tanesi bebek,&amp;nbsp; işe güce nasıl yetiştiğini sordum. "Anne, temizlik diye bir şey yok ki.. Her yer örümcek ağı içinde, küvette bile örümcekler geziniyor. Börtü böceğe iyice alışıp döndüm" dedi. Hımmm ilginç, diyerek dedikoduya son veriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim de yurtdışına gidince özlediğim bir şeyi kızım da özleyerek döndü: trafik karmaşası! Evet evet, aynen bu. Ay bana fenalıklar basıyor, öyle monoton yaşayan, her kurala uyan trafik yaşamından. En ufak bir adrenalin yok, stres yok. Sokağa çıkınca bu stres beni canlı ve enerjik tutuyor vallahi. Ha belki de İzmir'de yaşıyor olmanın bir ayrıcalığıdır bu, ama yok daralıyorum o düzenden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada sokaklarda dolanırlarken bir Türk kebapçısına denk gelmişler. Yurdum insanı çocuklara kola, fanta falan ikram etmiş hemen. Nereye gitsek buluruz birbirimizi :) Bizimkilerin geçici olarak gelmiş olmasına özenip, memleket hasretinden dem vurmuşlar :(&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak bizim ergen çok güzel anılarla kollarımıza geri döndü. Kendine kattıkları yanına kâr.. Hepimizde tatlı bir gülümseme, sorunsuz bitmesinden dolayı müteşekkir huzurla yattık. Yorgun olur sanıp bugün gitmez diyorduk ama ne mümkün; sabah zıp zıp gitti okuluna. Okuldan geldiğinde bir tencere kuru fasulye ve pilav onu bekliyor olacak. Hem de tuzu gaaayet yerinde :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evladıma evini ve kalbini açan frenk aileye, tüm bunların yaşanmasına aracı olan sevgili hocamıza, bahçesinde kamp yaptırtan frenk hocaya, kola fanta ikram eden Türklere, uçakları güzel güzel kullanan pilotlara, biletlerde bir yolunu bulup gruba fiyat indirimi yapan acenta görevlisine, interneti ve Skype'ı icat eden Allah'ın kullarına teşekkürlerimi bol kepçeden sunarım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-4778775413844928971?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/4778775413844928971/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/havasinaa-suyuna.html#comment-form' title='18 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4778775413844928971'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4778775413844928971'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/havasinaa-suyuna.html' title='HAVASINAA SUYUNA...'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-m6SMHj-jw9k/TckcaQ6tWQI/AAAAAAAAASY/bkaBdXyfCtI/s72-c/el.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>18</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-2684080247436724752</id><published>2011-05-09T15:27:00.000+03:00</published><updated>2011-05-09T15:27:22.710+03:00</updated><title type='text'>SURVIVOR= TÜRKLER FRENKLER</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-YyOSEmpz9pg/TcfbeBl6zSI/AAAAAAAAASU/UZHNkdihg5c/s1600/kavu%25C5%259Fma.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-YyOSEmpz9pg/TcfbeBl6zSI/AAAAAAAAASU/UZHNkdihg5c/s1600/kavu%25C5%259Fma.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Ömründe ilk kez kamp yapmaya gitti. Kamp âdeti de pek kalmadı ki anacım. Orada sık sık yapılan bir şey olsa gerek ki, herkes çadırlarını ve uyku tulumlarını zorlanmadan ayarlamış. Gece serin olabilir diye de kalın bir şeyler alması tembihlenmişti, ama o zaten alarak gitmiş (aferin evladım; eminim zaten benim sesimi duya duya hazırlamıştır çantasını :D).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şato gibi evden yaklaşık yüz metre ötedeki alanda kurmuşlar çadırlarını. Altı tane çadır olmuş. Akşam yemeği için de şato-evin mutfağını kullanmışlar. "Ev koskocamandı ama mutfak düdük gibiydi; onca insan ıkış tıkış makarna yapmaya çalıştık" derken kıs kıs gülüyordu. Zaten ne yendiğinin önemi yoktur; o arada yaşananların makarası önemlidir değil mi? En sevmediğiniz yemeği bile seversiniz, yanınızdaki insanlarla keyfiniz yerindeyse, ortamdan mutluysanız. Yani orada zeytinyağlı enginar bile yiyebilirdi bizim kız; ki evde hayatta ağzına koymaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamp yapmanın raconundandır: ateş yakılmış, gitar çalınıp şarkılar söylenmiş. Frenkler kendi şarkılarını, bizimkiler kendilerininkini vur patlatıp çal oynatmışlar. Sabaha karşı 3:30 gibi yatmaya niyet etmişler. Kim nerede yatacak konusunda azıcık leyla olmuşlar sanki; çünkü bizimkiler üç kişilik çadırda altı kişi büzüşmüşler. Beş kişi yanyana, bir kişi de onların ayak ucuna tarzında balık istifi. Ama ne eğlence! "Sen yayıldın, git acık.. Ayağın burnuma girdi, çek.. Battaniyeyi amma da çektin üzerine, bana da ver biraz..(Taş fırın erkeği Haluk tavrı)" itişmeleriyle yalap şap bir uyku uyumuşlar. Ve fakat şikayet var mı?? Yoook :))&lt;br /&gt;Bu altı kişinin hepsi bizim memleketin çocuklarıymış. Bizim frenk açık havada yatmak istemiş (Survivor Taner'in frenk versiyonu). Bir başka çadır neredeyse boş kalmış, sabah fark etmişler. Ve fakat kimin umrunda?? Hiç kimsenin :)) Gel de bunu bu yaşta yap.. Ne mümkün! Kişi sayısını çadır sayısına gaayet eşit olarak bölme işlemi yaptıktan, herkese mebzul miktarda metrekare oluştuğundan emin olduktan sonra yatmaz mıydık? (Survivor Asena ruhu). Gençlik ne güzel bir şey: önceden hesap etmeden geldiği gibi yaşamak. Bazen sorumsuz olmak ne güzel bir şey: sonuçlarını düşünmeden bodoslama dalmak. Aslında bu da insana sorumlu davranmayı ya da nasıl desem önceden plan yapmayı öğretmez mi zaten? Eksik gedikleri yaşamanın ardından bir sonraki deneyimde ona göre hareket etmeyi? Sobaya değmenin sonuçlarını yaşamadan onun sıcak olduğunu öğrenmek pek de etkili olmuyor her zaman. O kampta büyüklerden biri gelip de, "sen sen sen şu çadıra, sizler diğerine" diye komutanlık yapsaydı, eğlencesi kalır mıydı işin? Akılda kalan ilk şey sustalı maymun gibi dizilip bir güzel uyku çekmenin sevimsizliği olurdu.&lt;br /&gt;Hocalar şatoda kalıp, pek de karışmamışlar anlaşılan; iyi de etmişler (Survivor'ın ağası Acun tutumu). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dördüncü Skype konuşmamızı kamptan döndükten sonra istedi. Yorgun ama neşeli görünüyordu. Duş yapıp rahatlamışlardı ve o akşam da bir konsere gideceklerdi. O yüzden fazla lafa tutmadık, dinlenmek ister diye kısa kestik. Yalnız o arada aktardığı bir bilgi ile hafiften ilk irkilmemizi yaşadık: bizim frenk kamp süresince bol bol sigara tüttürmüş. Buradayken de duymuştuk, ama bu kadar içtiğini bilmiyorduk. Hımm deyip fazla yorum yapmadan konuyu bitirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşinci ve son Skype seansımızı da dün talep etti. Bizim ergen de anası gibi çalçene olduğundan, eve gelmesine az bir süre kalmış olmasına rağmen bir an önce tıkır tıkır anlatası geliyor. Görüşmelerin hiçbirini biz teklif etmedik; serbest bıraktık. Kendini her gününün hesabını verir gibi hissetsin istemedik. Dilediğince yaşasın, ama sadece iyi olduğunu bilelim istedik. Allah bu teknolojiyi icat edenden razı olsun, hasret çekenler için gerçekten büyük nimet! 1981'de kendim A.B.D.ye bir seneliğine gittiğimde, tek araç mektuplaşmak idi. Ne bilgisayarlar vardı, ne internet. Her Pazar günü 9-10 sayfalık mektuplar yazardım, fotoğraflar yollardım, kasete sesimi doldurup gönderirdim. Hepsini de annemle babam huzurlu olsun, beni merak etmesinler diye zevkle yapardım. Arada da nadiren telefonla konuşurduk. Her konuşmada annem telefona gittikçe daha bir yaklaşıp, sanki bana değecekmiş gibi eğilirmiş yazık :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konser pek açmamış. Hatta ikinci irkilme olayımızı da bunda yaşadık: bizim frenk bir kız arkadaşıyla (ki o da bizim Türklerden birinin frenki) ortadan bir yok olmuş, bizim iki Türk kalakalmışlar gece sonunda. Herkes gitmiş, bizimkiler bekliyorlar frenkleri gelsinler diye. Gözleri dolu dolu bekleşirlerken, sefacılar kafalar çakırkeyf bir vaziyette çıkagelmişler. Bizimkilerden yedikleri zılgıtla hemen babaları arayıp gelip alınmalarını istetmişler. Bu yüzden kızın tepesi atıktı ama belli etmedi fazla. Gençlik işte, olacak tabii böyle şeyler de. Bu tür olaylar sadece orası Avrupa diye yaşanmıyor haliyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gecelik uykusuzluğun üzerine dün öğlene kadar uyumuş. O arada frenkimiz, Türkçe olarak benim Anneler Günü'mü kutladı sağolsun. Ben de ağız dolusu merci boku'yu birkaç kez söylemekten öteye gidemedim ama kızıma benim için ona sarılmasını istedim, sarıldı.&lt;br /&gt;Kızımız hem burayı ve bizi özlediğini ve gelmek istediğini, hem de Fransızcaya iyice adapte olduğundan gelmeyesinin de olduğunu söyledi. Böyledir zaten bu işler, tam tadına varırsın dönme zamanı gelir :) Hele de böyle kısa süreli olunca (neydiii?? Alt tarafı on günlük bir şeydi, değil mi?) Gel kız buraya :)))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün dönüyorlar... Artık nerede olduğu bilinen havaalanından bizim saatimizle 15:10'da uçuyorlar. İstanbul aktarması sonrasında, gece 23:00 gibi evde olur. Bana da akşamdan ıslattığım kuru fasulyeyi pişirmek düşüyor artık. O saatte yiyeceğinden değil, ama istedi ya duramam ki yapmadan.. Yarın yer artık. Bak bir gelsin, nasıl öpeceğim onu... "Oğlumu verin banaaa" diye yırtınan Hürrem halt edecek yanımda :)))&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-2684080247436724752?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/2684080247436724752/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/survivor-turkler-frenkler.html#comment-form' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2684080247436724752'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2684080247436724752'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/survivor-turkler-frenkler.html' title='SURVIVOR= TÜRKLER FRENKLER'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-YyOSEmpz9pg/TcfbeBl6zSI/AAAAAAAAASU/UZHNkdihg5c/s72-c/kavu%25C5%259Fma.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-5667205054101437012</id><published>2011-05-06T18:52:00.000+03:00</published><updated>2011-05-06T18:52:17.391+03:00</updated><title type='text'>ALT TARAFI ON GÜNLÜK BİR ŞEY...</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-gc0k2G7NLPI/TcQZBcEEhPI/AAAAAAAAASI/bxwemC4DaOE/s1600/kamp.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-gc0k2G7NLPI/TcQZBcEEhPI/AAAAAAAAASI/bxwemC4DaOE/s1600/kamp.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bizim ergen her sabah 7:30da kalkıp, 8:00de evden çıkar. Amma velakin frenk evinde kalkış 6:30 imiş. Evden çıkma vakti de 7:30. Bu 1 saat içinde bizim frenk hazırlanıyormuş; bizdeyken hiç öyle yavaş değildi yahu. Belki de bizim bu işe ayırdığımız yarım saate uyum sağlamak zorunda kalmıştı; ne bilelim biz böyle olduğunu. "Anne ya, 1 saatte mıymıy hazırlanıyor, ben de mecburen kalkıyorum artık. Ama uykudan da yıkılıyorum" diyor :) Ben çocuklarımın her şikayetine kulak asan, "aman da aman" diyerek ilk şikayette çözüm üretmeye çalışan bir tavuk anne olmadım hiç. Öncelikle kendilerinin çözüm üretmesi ve/veya üretmeye gerek olup olmadığına kendilerinin karar vermesi için vakit tanıyıp, problem devam ederse, ve aslında gerçekten de problem ise, o zaman müdahale etmeyi seçmişimdir. Kısacası anne ya da babaya bağımlı kalmadan büyümelerini istemişimdir. O yüzden de bu şikayete hiiiç kulak asmadım. "Ay vah vah çocuğum uykusuz kalıyor, ah ah beklemek zorunda oluyor, aman kızım sen de söyle hemen derdini..." tarzında önerim olmadı. Ayrıca alt tarafı 10 günlük bir şey... Kalender olmayı ve uyum sağlamayı da öğrenmeliler. (Sert mi kaçtı ne?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulun ilk günü girdiği bir coğrafya dersinde haliyle bolca soruyla karşılaşmış. Genelde Türkiye'ye, özelde kendine dair soruları cevaplamış. Bizim sistemimizle farklılıklardan bir tanesi ders saatleri imiş. Bizde 45 dakika, onlarda 50 dakika. Frenk hoca da kendi saatlerinin çokluğunun iyiliğini vurgulayınca, bizimki ı ıhh dediği anda, sınıftaki bütün frenkler "eveeet eveet" diye desteklemişler (pardon aslında oui oui demişler :pp) Yani gördüğünüz üzere ey blog halkı, öğrenci her yerde öğrenci: 5 dakika bile nasıl da değerli olabiliyor değil mi :)&lt;br /&gt;Daha sonraki derslerde içleri kıyılmış tabii hafiften. Her daim Fransızca'ya ya da yabancı dile alışmak biraz zaman alacaktır haliyle. Beyin yoruluyor. Dolayısıyla sıkılmış biraz. E tabii ben bunu da dert etmedim. Ayrıca alt tarafı 10 günlük bir şey.. Sabırlı olmayı ve farklılıkları da öğrenmeliler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk gecesinden sonraki üç akşam yarımşar saatten 3 kez Skype ile görüştük. Kaldığı odayı, ki frenkimizle paylaşıyor, gördük. Evin kedisini gördük. Baba hariç tüm ev halkıyla selamlaştık, karşılıklı merci boku'laştık. Bebeği de gördük tabii. "Tulumda ayaklarını görsem ya" deyince, anne bebeği zart diye soyuvermez mi! :) Çok şekerdi. Ayrıca el emeği, göz nuru anneanne örgülerine tapmışlar. &lt;br /&gt;Dün akşam sadece mailleştik. Nerelerde gezdirdilerse artık, ayaklarımı hissetmiyorum ama keyfim yerinde demiş. Ki ben aslında her gün haber beklememeye hazırlamıştım kendimi. Sağolsun haber veriyor. Bu akşam da kamp yapacakları için yine görüşemeyiz. Ayrıca alt tarafı 10 günlük bir şey.. Kendi başına kalmayı ve ebeveynler olarak her dakikasının hesabını istememeyi öğrenmeliyiz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mailde, blog'uma bir göz atmasını istemiştim, vakit bulursa. Okumuş.. Kendi hikayesini hafif matrak bir dille okuyunca çok gülmüş. En çok da uçaktaki hallerini anlatışıma. Skype'dan konuşurken ben bir yandan da not alıyordum. Hatta ona da söyledim, mümkün olduğunca bir şeyler anlat ki yazabileyim diye. Konuşurken "anne bak şunu da yaz, bunu da anlat" diye bir de bana not aldırdı :) Hepinizin ellerinden öpüyor (yalaannn :D)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle yemeğini okuldan yemiyorlarmış. Okulda mı yok, ya da olsa da yenesi şeyler mi değil, bilmiyoruz henüz. O nedenle de her gün frenk annemiz, çocuklara sandviç yapıp veriyormuş. Öyle de çok yapıyormuş ki, bizim kız bitiremeden dönüyormuş. Kızımın şaşkınlıklarından biri, frenklerin feci yemek yemeleri. Bu bağlamda kızıma, dört çocuğun üstüne bir de benimki gitti diye, aman sakın anneyi yormamasını söyledim. "Anne zaten kadınceğiz bitap görünüyor; sanırım bebek çok yoruyor onu" dedi. Anlaşılan bizim ergen yormuyor onu.. Neyse zaten alt tarafı 10 günlük bir şey.. (bu noktada bir şey öğrenilmesi gerekmiyor kanımca)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SON DAKİKA haberi (sms marifetiyle): Kamp yerine gitmişler. Çadırları kurmuşlar. Birazdan grubu için sofra hazırlayacakmış. Bu arada kamp yaptıkları alan, buraya gelen frenk hocalardan birinin (ki kendisi hamam sefasına mest olmuştu hatırlarsanız) evinin bahçesiymiş. Evi şato gibiymiş, bahçesi de çok geniş. 20 çocuğun kamp yapabileceği bir alan. O da sağolsun bu fırsatı yarattığı için. Kızımın bir de siparişi var: geldiği zaman kuru fasulye istiyor: yurdum yemeği demeyi de ihmal etmemiş :)) (ya bu kız gitmeden önce de iki kez kuru istemişti ve yapmıştım. Niye takıldı buna bu kadar acaba?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımız sağ salim ve mutlu dönsünler diye Zekeriya sofrası adasam mı diyorum. Adağımı yaparken de tüm frenkleri davet mi etsem ne? :)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-5667205054101437012?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/5667205054101437012/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/alt-tarafi-on-gunluk-bir-sey.html#comment-form' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5667205054101437012'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5667205054101437012'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/alt-tarafi-on-gunluk-bir-sey.html' title='ALT TARAFI ON GÜNLÜK BİR ŞEY...'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-gc0k2G7NLPI/TcQZBcEEhPI/AAAAAAAAASI/bxwemC4DaOE/s72-c/kamp.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-8761810969391693013</id><published>2011-05-05T21:01:00.000+03:00</published><updated>2011-05-05T21:01:47.315+03:00</updated><title type='text'>KIZ İYİ YERE GİTTİ :)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Z-YpmH4-uqc/TcLkajkI8OI/AAAAAAAAASE/JxcMy70DHJI/s1600/Ye%25C5%259Fil-manzara.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/-Z-YpmH4-uqc/TcLkajkI8OI/AAAAAAAAASE/JxcMy70DHJI/s320/Ye%25C5%259Fil-manzara.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Valla çocuk neredeyse dönecek, ben hâlâ uçağı bile kaldıramadım blog'ta :) =&lt;br /&gt;Öpücükler, agucuklar, gugucuklarla çocukları yolladık.&lt;br /&gt;Önce İstanbul'a, sonra St. Etienne'e indiler.&lt;br /&gt;Uçuşlar sorunsuz geçti.&lt;br /&gt;Diyerek derleyip toplasam kızmazsınız değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçakta her şeyin ücretli olması yüzünden yanlarındaki euroları harcamaya kıyamayan ergen takımı, yanlarındaki kek, poğaça ve börekleri bin parçaya bölerek ve kısıtlı sayıda su satın alarak üç saatlik uçuşu bitirmişler :) Yerli malı Türk'ün malı düsturuyla çıktıkları bu kutsal vazifede, sanki hıdrellez pikniği havası estirmişler. Bileydim bir kuru köfte, ya da ne bileyim yaprak sarma falan koyar yollardım yanında. Oralarda yapabilecekleri alışverişten kısacaklarına sudan ve yemekten kısan tüketim gençliği, aç bilaç Fransa'ya inmişler. Hayret bir şey yani! Gerçi bundan da eğlenecek ve anı deposuna koyacak deneyimler yaşamış olduklarını öğrenince, artık ses etmedik. "Anne, sanki Survivor'dakiler gibiydik" deyince biz de kopçaları koyverdik haliyle. Bu yüzden de frenk evindeki ilk yemeğinde sunulan krepleri, bizim kızın yalamadan yuttuğunu gören frenk annede "yandık, bu çocuk Somali'den mi geldi acaba" sorusunun ampulü yanmıştır zannımca. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçağın inmesine yakın yukarıdan gördükleri muazzam yeşillik ve kuzular, bizim kuzuları mest etmiş. Ne de olsa şehir çocuğu bunlar ve pek fazla yeşillikle ya da ahır/kümes hayvanıyla muhatap değiller. İndikten sonra da yaklaşık iki saatlik bir otobüs yolculukları olmuş. Kalacakları yere fazla yakın olmadığından ve de küçük bir havaalanı olduğundan olsa gerek, frenk hocalar alanın varlığından da haberdar değillerdi biliyorsunuz. &lt;br /&gt;Yola koyulunca da yeşil denizin içine düşmüşler. Fakat aldığımız duyumlara göre, yeşillik o kadar yoğunmuş ki, bir süre sonra gözleri yeşile karşı renk körü olmaya başlamış. Ne yapsın yavrucaklar, alışkın değiller. Daha da bir süre sonra ise, görüntüde yeşilden başka bir şey görmedikçe, aynı yerde dönüp durdukları endişesine kapılmışlar :)) "Yetti bu kadar doğa" diyecek kadar zehirlenmişler ya da alerjik tepki vermişler garibanlar. Bu sırada biz tabii ki sürekli telefon başındayız, her adımın müjdesini bekliyoruz. O nedenle de mailime falan bakmamışım. Meğerse benim frenk bana oradan mesaj atmış: şimdi almaya gidiyoruz.. şimdi aldık.. şu an evdeyiz.. diye. Mesajları gördüğüm an onu öpesim, sarılasım geldi (bknz: Kasım ayı yazılarımdaki öpme-sarılma hallerim).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak sağ salim vardığı evde, bizim tatlı frenkimizin annesi de, babası da, kardeşleri de kendi gibi tatlı çıktılar. Babası şehir dışında itfaiyeci olarak çalışıyor, o nedenle sadece bir gün görüşebildiler (acaba adam dağ tepesinde bir kulübede gözcü mü?). Anne hemşireydi, ama doğum izninde olduğundan evde. 20'lik ağabeyin, aynen kendi 18'lik ağabeyine benzediğini söylüyor; çünkü o da durduk yere kendini yere atıp mekik falan çekiyormuş :) 12'lik erkek kardeş ise arada dans ediyormuş. 3 aylık bebek ise zaten "dünya bebek dili"ni kullanma döneminde olduğundan ekstra bir iletişim gerektirmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk günün dil adaptasyonu stresini, babanın İngilizce de bilmesiyle yumuşak geçişle atlatan kızımız, her şeyin harika başladığını yazdığı cep mesajıyla, başımızı huzurla yastıklarımıza koymamızı sağladı. &lt;br /&gt;Yalnız anladığımız şu ki, bu frenk ailesi, aile olmayı seven, aile kavramına saygılı ve çocuklarına sarılan bir aile. Helal süt emmişler valla, diye pek bir rahatladık :) Daha ne isteriz...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-8761810969391693013?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/8761810969391693013/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/kiz-iyi-yere-gitti.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8761810969391693013'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8761810969391693013'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/kiz-iyi-yere-gitti.html' title='KIZ İYİ YERE GİTTİ :)'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-Z-YpmH4-uqc/TcLkajkI8OI/AAAAAAAAASE/JxcMy70DHJI/s72-c/Ye%25C5%259Fil-manzara.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-1490047136825589257</id><published>2011-05-03T13:08:00.000+03:00</published><updated>2011-05-03T13:08:12.727+03:00</updated><title type='text'>ALLAH ANALI BABALI...</title><content type='html'>Bizim kız gitmeden önce "ne hediye alsak" muhabbetleri ettik tabii ki. Ama frenk bizdeyken hem kendi istediği, hem de biz zaten 'alalım da yanında götürsün' dediğimiz için, malum Türk mallarını kendisine sunmuştuk: lokum, nazar boncuğu, Türk kahvesi ve çayı vs vs... Bu defa da bunların değişik versiyonlarını derledik topladık. Başka şeyler ekledik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız bizim frenk gittikten sonra annesi bir bebek dünyaya getirdi. Bizdeyken de Skype'dan anneciğini hamile olarak görmüştük. Evdeki çocukları dört oldu: 20 yaşında bir ağabey, 16 yaşında bizim frenk, 12 yaşında bir erkek kardeş ve erkek bir bebek. Şimdilerde 3 aylık falan oldu. İstedik ki bebeğe bir şey yollayalım. Ama altın ya da üzerinde "Maşallah" yazan bir nazarlık takacak halimiz yoktu ya :) Anneye de lohusa şerbetiyle, kırmızı kurdela yollayamazdık ya :) Hani elimizi öpmeye getirse bir yumurta hazırlar verirdik, o ayyrııı :) Yalnız diş çıkarsın, hemen oraya gidip "diş buğdayı" yapmayı düşünüyorum :)&lt;br /&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-gCLluWFPXYM/Tb_PVdAi5tI/AAAAAAAAAR4/q9w4lQYCQc4/s1600/mael.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/-gCLluWFPXYM/Tb_PVdAi5tI/AAAAAAAAAR4/q9w4lQYCQc4/s320/mael.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Sevgili frenkimiz ve bebeğimiz de bu işte :)&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta o mu, bu mu derken, aklıma annemin şahane örgü ördüğü, bebekler için geniş bir repertuarı olduğu ve hatta 'lazım olur eşin dostun torununa' diyerek, hazırda örgü takımlarının bulunduğu geldi. Kızıma sordum önce, ne düşünür diye. Hemen atladı, hoşuna gitti. Anneme sorduk, o da atladı, gururlandı. Bebeğin cinsiyetini sordu, ki renk seçimi yapsın. Gerçi sonuçta beyaz bir kreasyonda karar kılıp verdi. Şeker mi şeker bir ceket, takımı patikleri ve başlığı. Onları görünce benim yavrukuşların bebekken giydiklerini hatırladım. Örgü dergisinden çıkmış gibi örer annem sağolsun.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-4YiFh8GlcQI/Tb_TMqIpJjI/AAAAAAAAASA/OzwkEVPRA2o/s1600/valiz.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-4YiFh8GlcQI/Tb_TMqIpJjI/AAAAAAAAASA/OzwkEVPRA2o/s1600/valiz.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Son iki günde valizi hazırladık. Sıra geldi valizi tartmaya; malum 20 kg.ı geçmemesi lazım. Baktık 21 olmuş.Yanına aldığı fransızca defterini ve ders kitabını çıkaralım dedik. Garibim dilde zorlanırsa, oradan bakıp düzeltsin kendini diye, koymuş valize. "Halledersin seeen" deyip çıkardık, halloldu. Son akşamın stresiyle, oraya gittiğinde konuşamayacağını, tıkanıp kalacağını düşünüp gerdi kendini. Gitmeyesi geldi. Bana da olur bu. Ne zaman bir yere gidecek olsam, olsak, son dakikanın hayhuyuyla bir anda yorulur, yola çıkmayasım gelir. Ne kadar hevesle de beklemiş olsam o gidişi... Sanki evdeki rahatımı tepip gidiyormuşum, gidip de n'apacakmışım, çok mu lazımmış gitmem, ayaklarımı uzatıp bir film izlemek vardı, evimin yemeğini yemek ne güzel, ayyy gidince bir sürü yeri gezmek de lazım şimdi... gibisinden uyuz hallere girerim. Ta ki evden adımımı dışarı atana kadar. Sonrası su gibi akar gider. Şu hayat telaşesinde yaptıklarımız da yanımıza kesinlikle kâr kalır. Kızım da hafif homurdak bir halde yattı o gece. Biliyordum ki, alanda arkadaşlarını görünce rahatlayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki aydır hafiften imanımızı gevreten hocamız alanda ilk gördüğümüz kişi oldu. Bu güzellikleri yaşattığı için ona minnettarız işin özünde; kolay da bir iş değil yaptığı. Umarım içini bu kadar titrettiğine değmez ve güzel güzel geçer günleri. Onunla bir sabah sohbetinden sonra, diğer aileleri ve gençleri de bulduk. Frenkler gittiğinden beri görmemiştim kerataları. Ama o dönemde öyle güzel kaynaşmıştık ki, eski dost kıvamında sarmaştık hepsiyle. On altı-on yedi yaşlarındaki bu tatlı şeyler gerçekten de çok düzgün çocuklar. Başlarında hocaları olmasa bile rahatça yalnız da gönderilebilecek kadar güveniyorum onlara. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızların bir arkadaşı da hepsine veda etmek için alana gelmişti. Birkaç anne onun yanına gidip, bu süre içinde bizde kalabilir mi diye sormadık değil :)) Her birimiz kendi evlerimizde ona sunabileceğimiz imkanları saydık döktük ki en hoşuna gideni seçsin diye. Kendi çocuğumuz frenk diyarlarındayken yerine stepne bulmaya çalışmamız da bir hoştu yani. Yemek içmek üzerine rüşvet tekliflerine pek sıcak bakmayan ve kapışıldığını fark eden bu yavruya son teklif benden geldi: "akşam 11-11:30 gibi yatabilirsin". Geç yatmanın değerini bilirim icabında ;) Bu teklife bayıldı haliyle. Evine biz bırakacaktık; yolda "emniyet kemerin kilitlendi, artık eve gidemezsin. Hatta koltukla beraber direkt bizim eve zıplatacağız seni. Annenlere haber vermek için bir telefon hakkın da var yaniii" minvalinde tehditler de savurduk. "Hanfendi, kızınız elimizde. Ama lütfen ona çok iyi baktığımızdan emin olun. 10 gün tutup yollayacağız."&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-l_w3SgP6t0A/Tb_P-2zOFTI/AAAAAAAAAR8/wrSbA__REVk/s1600/ka%25C3%25A7%25C4%25B1rma.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-l_w3SgP6t0A/Tb_P-2zOFTI/AAAAAAAAAR8/wrSbA__REVk/s1600/ka%25C3%25A7%25C4%25B1rma.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;(Tamam ben burada durayım artık. İyi ki de "her gün haber alamayabilirim, o yüzden de az yazarım" dedim yani. Hikaye, çocukların gidişine bile ulaşamadı hâlâ. Malzemem az olacak diye her bir dakikayı yazma tasarrufuna mı girdim ne?)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-1490047136825589257?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/1490047136825589257/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/allah-anali-babali.html#comment-form' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1490047136825589257'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1490047136825589257'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/allah-anali-babali.html' title='ALLAH ANALI BABALI...'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-gCLluWFPXYM/Tb_PVdAi5tI/AAAAAAAAAR4/q9w4lQYCQc4/s72-c/mael.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-2288524116743707298</id><published>2011-05-01T15:25:00.001+03:00</published><updated>2011-05-01T15:29:57.185+03:00</updated><title type='text'>FRENK YOLCUSU KALMASIIINNN</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-AVHvCBwqnaE/Tb1PWr8bjCI/AAAAAAAAAR0/46LOIMNE7-k/s1600/dole-.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-AVHvCBwqnaE/Tb1PWr8bjCI/AAAAAAAAAR0/46LOIMNE7-k/s1600/dole-.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eveet bir başka 'Frenk' macerasıyla huzurlarınızdayım. Ha bu defaki diğeri gibi günbegün ayrıntılarla donatılamayacak. Hatta belki her gün yazmaya değer bir haber de bulamayacağım, ama varolanları da yazmadan edemeyeceğim galiba. Çünkü olay benim uzağımda gelişiyor olacak ve ben gün sonunda "bugün de şunlar oldu" diyemeyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrenci değişim programı çerçevesinde Kasım ayında birinci ayağını Türkiye sınırları içinde hep birlikte yaşadığımız bu olayın şu anki cephesi Fransa. Bize on günlüğüne gelerek hayatımızda güzel anılar bırakan frenkimiz, bu defa da bizim evin kız ergenini ağırlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün sabah itibariyle evladımızı, aynı ekibin diğer on evladıyla birlikte önce İstanbul'a, oradan da Fransa'ya yolcu ettik. Bir akşam öncesinde bizim ve frenklerin hafiften şaşkın hocaları kafamızı allak bullak etmiş oldukları için, uykumuzu pek de alamadan, saatler daha 6.00'yı bile göstermeden uyandık. Biletlerinde yazan St. Etienne iniş noktasını bilette görmekte zorlanan bizim hoca, telefon ederek "biz nereye iniyoruz?" diyerek bize ilk şaşkınlığı yaşattı. Günler öncesinden alınmış olan biletlerde bu aççık ve de seççik olarak görülmesine rağmen bunun sorulmuş olmasını, hocamızın emanet evlatlarla uzak diyarlara gitmenin verdiği sorumluluk korkusu diye yorumladık. E tabii haliyle, acaba biz yanlış mı biliyoruz, diyerek bilete saldırdık. Kapı gibi 'St. Etienne' yazıyordu.&lt;br /&gt;İkinci telefon konuşması ise, "Fransız hocalar, orada bir havaalanı olmadığını söylüyor" girizgâhıyla başladı. "Neee?? Çocuklar Atlantis'e mi gidiyor?? Ya da Fransa Şeytan Üçgeni de mi var??" denilesi bir telaşa kapılıp, bu defa da internete ve havayolu şirketinin telefonlarına saldırı düzenledik. İnternetteki bazı bilgilerin uzuuun süredir güncellenmediğini görünce, bu alanın tedavülden kaldırılmış olma ihtimali kafamızı bulandırınca, ertesi akşam evde olmayacağını düşündüğümüz kızımızın hediye olarak aldığı lokumları yemeye mi başlasak acaba, diye pis pis sırıttık. Muhtelif telefon numaralarını deneyerek, oh be sonunda ulaştığımız havayolu şirketindeki fedakar görevli kardeşimiz, "siz kafayı mı yediniz karrrdeşim, antika para mı bu tedavülden kalksın? Dibindeki havaalanlarından bîhaber frenk hocalarla ne işiniz var? Bindirin yarın o çocukları teyyareye de, gidip biraz muassır medeniyet görsünler. O hocalar çocuklarınızı karşılayamasa bile, iki tur atıp gelirler işte" dercesine içimize sular serpti.&lt;br /&gt;Üçüncü telefon konuşmasında da kendi hocamıza, "hocacığımız, içiniz müsterih olsun" minvalinde kısa kestik Aydın havası yapıp, lokumları valize geri koyduk. Bakmayın ben gerçekten de tümünü kısa kestim, ama bu noktaya ulaşana kadar bir iki saat falan taş olduk. Aynı sırada da kızımız, Facebook'tan, Frenkistan'daki frenk elmalarıyla chat'leşiyordu. Hem bizim Türk bıdıklar, hem de frenk bıdıklar, gözleri kan çanağı halde "biz nasıl kavuşacağız" diye ağlaşmaktaydılar :)))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son tahlilde gerek Türk, gerek frenk olsun, hocalarımızdaki anksiyetenin dışavurumsal izdüşümleriyle hanidir baş ettikten sonra, yaklaşık iki aydır devam eden bu hazırlık safhasından hakkaten yorulup, "ayyy gidin artık yaaa" denesi bir hale geldik :p&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-CJiD67-z8wU/Tb1PUinGE1I/AAAAAAAAARw/EH582MEDP-o/s1600/dole.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/-CJiD67-z8wU/Tb1PUinGE1I/AAAAAAAAARw/EH582MEDP-o/s320/dole.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Uzun uzun yazıp hem sizi sıkmak istemiyorum, hem de geçen defaki gibi bizzat olay mahallinde olmadığımdan, dolu dolu gündelik hikayelerle dönemeyeceğim için, konuları kırpıp kırpıp yazacağım. Devir idareli kullanma devri, savaş gördük biz kızııımm)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-2288524116743707298?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/2288524116743707298/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/frenk-yolcusu-kalmasiiinnn.html#comment-form' title='14 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2288524116743707298'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2288524116743707298'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/05/frenk-yolcusu-kalmasiiinnn.html' title='FRENK YOLCUSU KALMASIIINNN'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-AVHvCBwqnaE/Tb1PWr8bjCI/AAAAAAAAAR0/46LOIMNE7-k/s72-c/dole-.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>14</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-100008419919843758</id><published>2011-04-29T15:24:00.000+03:00</published><updated>2011-04-29T15:24:02.330+03:00</updated><title type='text'>HEY GİDİNİN DİANA'SI</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-ULQ0bayRDDU/TbqtiE_DjTI/AAAAAAAAARs/wZphAHFn3U8/s1600/diana.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-ULQ0bayRDDU/TbqtiE_DjTI/AAAAAAAAARs/wZphAHFn3U8/s1600/diana.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Lady Diana'nın oğlunun düğünü vesilesiyle anılarım canlandı. Yok yok ne kendi evlenmemi hatırladım, ne de o düğüne katılmışlığım var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sene 1981, mevsim yaz, yaş 17 (yani topu topu birkaç sene önce :p). Kışın hem ÖSS'ye (şifresiz olanından) hazırlanmakla helâk olmuştum, hem de çeşit olsun diye AFS sınavlarına girmiştim. Sonuçta Diş hekimliğindeki kaydımı dondurup, yaz itibariyle A.B.D.'ne intikal etme zamanı gelmişti. Yanında kalacağım aile Hint-Arap kökenli, Amerikan vatandaşı olmuş dört kişilik bir aileydi. O zamanlar e-mail, Skype vs gibi iletişim fırsatları olmadığından, birbirimizle mektup marifetiyle haberleşiyorduk. Onlar bana, ben onlara genel tarzlarımızı anlatıp, ailece fotoğraflar yolluyorduk, ki ben gitmeden önce bir tanışma-ısınma olsun. Onlardan gelen ilk mektupta, benim oraya varacağım tarihlerde ne yazık ki İngiltere'de olacaklarını yazıyorlardı. Bu nedenle de, onlar gelene kadar gönüllü bir ailede kalacak, onların gelmelerini bekleyecektim. Söz konusu tarihler, tam da Diana ile Charles'ın düğün zamanlarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diana'yı medyadan ne de severdik. Charles sevimsizi için aynı hisleri beslediğimi söyleyemem tabii ki. Diana, sanki aileden biriydi. Onun düğününde orada ve törenleri izliyor olmaları nedense beni mutlu etmişti. İzlenimlerini dinlemek ve çektikleri fotoğrafları birinci elden görmek için sabırsızlanıyordum. Erkek tarafının ne takı taktığını, çeyizde neler olduğunu, düğünde neler ikram edildiğini, kına gecesinin nasıl geçtiğini falan öğrenmek hoş olacaktı ;) Güzel Lady'nin şahsında, ben de beni bir sene misafir edecek bu aileye daha bir ısınmıştım. Ne büyük hataymış!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl ailem gelene kadarki sürede beni ağırlayan ve ilk adaptasyon günlerimde bana inanılmaz yardımcı olan aileden ayrılırken üzülmüştüm. Yine görüşeceğiz, sözleriyle ayrıldık birbirimizden. Ama daha bir hafta bile olmadan, hintli ailemle koca bir seneyi nasıl geçireceğimi düşünmeye başlamıştım. Aile içindeki tartışmalar, yüksek sesli konuşmalar, hır gür beni şok etmişti. Kısa süre içinde anladım ki, toplum içinde pek de sevilmeyen bu aile, AFS ailesi olarak seçilme ayrıcalığını yakalamak istemiş, dolayısıyla toplumlarında bir artı kazanmayı planlamıştı. Öğretim üyesi bir baba, öğretmen bir anne, üniversiteye yeni başlamış büyük kız ve benimle yaşıt küçük kız. Baba tam bir melek (hatta peygamber), ama anneden yılmış. Büyük kız iyi, ama başka bir şehirde üniversiteye giderek evden kaçıyor. Anne tam bir nevrotik. Küçük kız ezikliğini benimle yırtmaya çalışan bir zavallı. Bense, dünyanın öbür ucundan gelmiş, enerjik, sıcak, kıpır kıpır bir kız. Ama aldığım aile terbiyesi nedeniyle de, kendi evimde nasılsam aynen o şekilde sevgi ve saygı çerçevesindeyim. "Bana ne bunların hallerinden, ben dalgama bakarım. Gezerim tozarım." demeyecek birikimdeyim. Kıvrana kıvrana geçirdiğim dört ay sonunda, komiteye aile değiştirme isteğimi bildirdim. Bu kararı alana kadar da ayrı bir kıvrandım, çünkü aileye ayıp olacak diye kendimi yiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komiteyi aradığım gibi, ilk duyduğum cümle şu oldu: "Uzun süredir aramanı bekliyoruz. Aile-öğrenci eşleşmesinde ne büyük hata yaptığımızı seni tanır tanımaz anladık. Seni hemen başka bir aileye yerleştireceğiz. Hiç merak etme, rahat ol".&lt;br /&gt;Prosedür gereği komiteden üç kişi eve geliyor. Aile, ben ve bu üç kişi birlikte konuyu değerlendiriyoruz. Aslında değerlendirecek bir şey yok; komite beni zaten haklı bulmuş. Ama aileye ayıp olmasın diye lafa ola beri gele bir ziyaret yapıyorlar. Komite gelene kadar ben odamda karanlıkta bekliyorum. Gözüm dijital saatte. Dakikalar geçmiyor sanki. Bir yanım bu aileyle yaşamaktan yorgun (alışmak için çok çabalamışım), bir yanım utanıyor ("ben sizi sevemedim" demeye getirmiş gibiyim). Kullandığım diş macununu bile kafama kakan, edindiğim arkadaşlarla ara sıra bir kafeye gitmeme tu kaka diyen, kızından daha çok arkadaş edinmemi eleştiren cadı (pamuk prensesin üvey annesi) bir anne müsveddesiyle, bunlara ses çıkaramayan Selami (light erkek) DNA'lı bir babayla ve Mesude'den (Öyle Bir Geçer Zaman Ki) bozma bir kızla yaşayamayacak hale gelmişim. Komite ne demişti?: "çok bile bekledin". E o zaman sıkılmaya gerek yok. Ne mümkün...&lt;br /&gt;Komite önünde benden bin özür dileyen, beni çok sevdiğini, ne kadar da terbiyeli olduğumu, gidersem çok üzüleceğini söyleyen anneyi görecek gözüm kalmamış. Yıllar sonra duydum ki, o küçük kız kanserden gitmiş. Çok üzüldüm. Bir anne, çocuğunun hayatını nasıl zehir eder'e güzel bir örnektir. Büyük kız ise, bana ne kadar haklı olduğumu ve zarafeti bozmadan ortamdan çekilip gitmiş olmamı takdir ettiğini söyledi. Baba, sessizce ve sıcacık sarıldı. Her zamanki gibi sustu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gene uzattım çok :(&lt;br /&gt;Toparlayayım hemen: sonradan geçtiğim aile, komitedeki bayanlardan birinin ailesiydi. Üç şeker kızı vardı; en küçüğü benimle yaşıt. Onlarla geçirdiğim yedi ay tam bir rüyaydı. Hâlâ haberleşiyoruz, otuz sene geçmesine rağmen. Onlar geldiler defalarca, ben gittim bir kez, oğlum gitti bir kez. Beni evlat, annemleri kardeş, eşimi damat, çocuklarımı torun kabul ettiler. Sağolsunlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani benim&amp;nbsp; L.D.S.S.H. (Lady Diana'yı Sevenleri Sevme Harekâtı) fosladı, elimde patladı. Rahmet istedi kadınceğiz...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-100008419919843758?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/100008419919843758/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/04/hey-gidinin-dianasi.html#comment-form' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/100008419919843758'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/100008419919843758'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/04/hey-gidinin-dianasi.html' title='HEY GİDİNİN DİANA&apos;SI'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-ULQ0bayRDDU/TbqtiE_DjTI/AAAAAAAAARs/wZphAHFn3U8/s72-c/diana.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-1969747457443288479</id><published>2011-04-27T15:47:00.000+03:00</published><updated>2011-04-27T15:47:04.281+03:00</updated><title type='text'>NİSAN KAFASI</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-6wOoUsAQ4K0/TbgPf4stceI/AAAAAAAAARo/EIVWOcfos_A/s1600/inci+aral.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-6wOoUsAQ4K0/TbgPf4stceI/AAAAAAAAARo/EIVWOcfos_A/s1600/inci+aral.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar: İnci Aral. &lt;br /&gt;Okuduklarım: &lt;i&gt;Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm, İçimden Kuşlar Göçüyor, Taş ve Ten, Gölgede Kırk Derece.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;Okuyor olduğum: &lt;i&gt;Anlar İzler Tutkular.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;Okunmayı bekleyenler: &lt;i&gt;Sen Şarkını Söylediğin Zaman, Unutmak.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt; &lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt; &lt;/i&gt;Bana yazma motivasyonu veren, bazen tek sözcüğüyle, bazen birkaç cümlesiyle beni doldudizgin düşündüren ve/veya yazdıran yazar. En son geçen yaz "&lt;i&gt;İçimden Kuşlar Göçüyor"&lt;/i&gt;u hem okurken, hem de bittikten sonra, ona nasıl ulaşabilirim diye yırtınmıştım. Geçen hafta da aynı yırtınmalara gark oldum. Çünkü İzmir Kitap Fuarı'nda okumadığım kitaplarını alıp, eve gelir gelmez okumaya başladım. Ve benim bitim yine kanlanmaya başladı; İnci Aral'ı görmem, konuşmam lazıııım, diye kazındım. Bu vesileyle imza gününe de gittim, tanıştım. Kendime hâkim olup bu konuyu kenarda bekletmem gerekiyor. Asıl yazmak istediğim bu değil; her ne kadar çok hoş ve özel bir konuşma olduysa da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Anlar İzler Tutkular'&lt;/i&gt;da demiş ki: "...Edebiyat bir oyundur..." Takıldım kaldım bu cümlede. Onun bu cümlenin devamında neler yazdığını yazmayacağım buraya. Eminim ilginizi çekecektir; lütfen okuyun bu kitabı. Bizlere hitap eden cümlelerden oluşan bir kitap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyun... Hayat bir oyundur tarzı bayat söylemlere girmek istemiyorum. Ama benim çok ilgi duymakla kalmayıp, yapamazsam rahatsız olduğum, yoksunluk krizine girdiğim, içimi yediğim iki uğraşım var biliyorsunuz: yazmak ve tiyatro. Oyunculuğu sevmemin nedenlerini ne zaman düşünsem, "yaratılmış dünyalarda farklı insan karakterlerini yaşamayı, yaratmayı, o kişinin yerine geçmeyi sevmem" diye kısa kesmişimdir. Çünkü ben 'içimde' hiç yalnız kalmadım. İçim şizofren benim. Ne hayat senaryosunun, ne de kendi içimin tek düz bir çizgi olmasına dayanabildim ben. Tekdüzeliğe tahammül edemeyip, adrenalin yaratmanın yollarını aradığımı bilirim. Normal değil biliyorum; patolojik bile olabilir. İçimdeki insanlar izin vermedi, aşağı yukarı seyretmeyen bir grafik yaşamama. En azından ev içinde hareket yarattım hep. Kavga dövüş, tartışma, hır gür anlamında asla değil. Yazamıyorsam, yazabileceklerimi dilime döktüm. Oynayamıyorsam, evde kurdum dekorsuz sahnemi. Bir vesile ile fırladı içimden o insanlar. Hatta bazen bununla da yetinmeyip, kendimce hayaller kurdum: mesela bir kafede ben olarak değil de, bir başkası gibi davranan bir müşteri olmak; hastalarıma konuşmam gerektiği gibi değil de konuşmak istediğim gibi konuşmak... Kim bilir belki de anahtar cümle bu: "olmak gerektiği olmamak".&lt;br /&gt;Buna çok takılmayıp devam etmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar küçükken yaptığım bir şey geldi aklıma: mutfağımız açık mutfak. Eskiden çocuklar mutfak masasında yemek yerlerken, ben salon tarafına geçerdim. O açıklık dikdörtgen şeklindedir; tam da televizyon ekranı gibi. Onlara "bakın şimdi ben televizyonun içindeyim. Sizin de elinizde kumanda varmış mesela. Her kanal değiştirmenizde bana ne kanalı ya da programı izlemek istediğinizi söyleyin, ben size onu yapacağım" derdim. Onlar da çizgi film, haberler, şarkılar, dizi film, yarışma vs diyerek kanalımı değiştirdikçe, ben de seçtikleri şeye göre oynardım. Ne eğlenirdik... Birkaç sene önce Seda Sayan ve Var mısın, Yok musun'u da ekledim repertuara :) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demem o ki, İnci Aral'ın "edebiyat bir oyundur" diyen cümlesiyle, 'sözlük anlamıyla oyun'u ne çok sevdiğimi fark ettim. Ki mantıklı olmayı yerinde kullanabilen, hayal kurmaya gayet kapalı bir insan olarak, buradaki çelişkiyi de görebiliyorum. 'Oyun'u seven birinin edebiyatı, yazmayı, okumayı, dünyalar içinde dolanmayı sevmesi de normalmiş demek ki... Başkasının yazdığı kurgulu edebiyata mest olurken, kendim bunu yaratmakta zorlanırım. Bu bağlamda benim oyun seviciliğim foslar genelde.&amp;nbsp; Ama kurgu içeren yazılar da yazmak istiyorum artık. Oyun oynamak istiyorum. İçimdeki insanların sadece sahnede değil, satırlarda da tur atmasını... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu yazdıklarımı okuyunca hafif bir dağınıklık var gibi geldi bana (bırak dağınık kalsın). İçim o kadar dolu ki cümlelerle, hangi birini yazacağımı şaşırmış bir halim var sanki (bloglar açıldı, artık sırayla yazarsın). Aklımdakileri yazmaya çalışırken, kendi yazdığımdan yeni çağrışımlar alıp başka tarafa kaymış gibiyim arada (başkasını okumaya ne hacet, sen kendini dürtükleyen bir şizofrensin). Bilinç akışı tekniği yapmışım, deyip kendimi sakinleştireyim bari (Virginia Woolf'un kemikleri sızladı vallahi).&amp;nbsp;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umarım kafanızı karıştırmadım. İnci Hanımın da kulakları çınlasın, gene beni estirdi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhaba :) Yeniden...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-1969747457443288479?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/1969747457443288479/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/04/nisan-kafasi.html#comment-form' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1969747457443288479'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1969747457443288479'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/04/nisan-kafasi.html' title='NİSAN KAFASI'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-6wOoUsAQ4K0/TbgPf4stceI/AAAAAAAAARo/EIVWOcfos_A/s72-c/inci+aral.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-1946515242536686531</id><published>2011-04-26T18:11:00.000+03:00</published><updated>2011-04-26T18:11:56.495+03:00</updated><title type='text'>ÖZLEDİMMMM....</title><content type='html'>Bu nasıl bir koşuşturmadır.. Nasıl bir vakit bulamamadır.. Anlamak zor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan işyerimdeki bilgisayarın formata maruz kalma zorunluluğu sonrasında, blog gene açılmaz oldu. Arada vakit de bulsam, yok anacım blog yine yüz görümlüğü babında DNS krizine girdi herhalde. E tamam, daha önce çözmeyi öğreten dostlar sayesinde bunu da hallederim diyen Müge'nin beyni, aradığını bulamadı. Çünkü yeni formatlı pc'de ağ paylaşım merkezi seçeneği "wanted" durumdaydı. Birkaç (10 kez) deneme sonunda bulunamayan merkez, "ne halin varsa gör" denerek kendi halini görmeye terkedildi.&lt;br /&gt;Amaa, biraz önce, umut taşımayan ve nasılsa olmayacak diyen, aslında içinde "hadi be göreyim seni" kıvılcımını da taşıyan Müge, blog'a bir tıkladı. Amanınn o da ne? İçi çağlayan kadının sayfası karşısında salınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu satırları bile dört telefon görüşmesi sonrasında tamamlayabildim. Beynim cümle kaynıyor, blog'a akmayı bekleyen. Hangi birini yazsam diye yaptığım telaşlar sırasında iyice "ambale + sürmenaj = ambalaj" oldum.. İnşallah toparlayıp yazmaya geri döneceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özledimmmmmmm........&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-1946515242536686531?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/1946515242536686531/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/04/ozledimmmm.html#comment-form' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1946515242536686531'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1946515242536686531'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/04/ozledimmmm.html' title='ÖZLEDİMMMM....'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-4053045380125537095</id><published>2011-03-29T14:51:00.000+03:00</published><updated>2011-03-29T14:51:10.226+03:00</updated><title type='text'>DİBİMDEKİ ARMUT</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-3PQts5m4EsQ/TZHGMNRBBnI/AAAAAAAAARk/lmedEsZhcBY/s1600/DSC09545.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-3PQts5m4EsQ/TZHGMNRBBnI/AAAAAAAAARk/lmedEsZhcBY/s320/DSC09545.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk işte... Ne saf, temiz oluyor yürekleri... Detaysız ve net. İçten ve direkt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001 yılında içinde bulunduğum tiyatro ekibi dağıtılınca, üzüntümü hissetmiş demek ki... Bu resmi yapıp bana hediye etmişti. Daha önceki yazılarımdan birinde (tiyatro tefrikaları) hüzünlü biten deneyimlerimden söz etmiştim. İşte onların birinin ardından, o aralar her dakika yaptığı resimlerden birinin konusu olarak bunu seçmiş. İşyerimde o yıldan beri asılı duruyor. Demin başımı bir kaldırdım, yine gördüm ve bir başka baktım bu defa. Gözüm alışınca bunca yıldır, aynı dikkat ve özenle bakmaz olmuşum, utandım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Anneme Tiyatro Salonu" diye de yazmış. Sanki Hıdrellez dileklerine benzemiş. O günlerden bugüne bendeki istekten yana bir değişiklik olmadığını sizler zaten biliyorsunuz artık. Ama benim lokum da anasına benzedi. Ona matrağına "armudum benim, dibime düştün" diyorum. Çünkü o da aynen benim gibi bir tiyatro sevdalısı oldu. Orta ikinci sınıftayken okulda tiyatro grubuna katılıp, bir oyunda oynadığından bu yana... Ardından gelen SBS yılları ile fikren ve zikren uzaklaşmadı ama sınav çarklarının içine tiyatroyu da sıkıştırması zor oldu. Şimdilerde beni gördükçe "anneee ben de istiyorum. kötü anlamda değil ama seni kıskanıyorum" diyor. Bu ders yılı başında ona uygun bir platformu seçme aşamasında çok meşgul idik. Malum bir frenk olayımız vardı. Gelecek, geliyor, geldi derken; o yüzden aksayan dersleri toparlayacak derken başvuruları kaçırdık. Yine de debelendik ama içimize sinecek yerlerin kontenjanı dolmuş idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben provalara koştukça, uygunsa o da benimle geldi. Mest olarak izledi. Görüşlerini söyledi. Çok da faydası oldu. Tüm ezberlerimde textimi tutup, çalıştırdı. Repliklerime eşlik eden hareketlerimi yönlendirdi. Prömiyer akşamı da erkenden benimle birlikte kulise girdi. Hazırlıklara yardım etti, tüm heyecanı yaşadı ve kendi de heyecanlandı. Oyun sonrası nasıl da güzel bir oyun olduğunu, nasıl eğlendiğini ve bunun içinde olamadığına nasıl da yandığını söyledi durdu. Önümüzdeki sene de ÖSS arifesine girecek ve dersane + okul çarkında buna nasıl vakit ayıracak bilmiyorum. Ama o yine de istiyor. Taş koyacak değilim, mutlaka denemeli ve hepsini bir arada götürebilirse ne âlâ. Sınav çocuklarının zevk, hobi ve uğraşlarından uzaklaştırılmasına da karşıyım ayrıca. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu 10 yıllık suluboya resimle duygulandım bugün. Hem kendimde değişmeyenleri, hem de o günlerden bugüne kocaman olan kızımın değişimini tekrar görmeme vesile oldu. İki çocuğumun da tipleri eşime benzer; şikayetçi değilim. Kızımın huyları ve sanata sevgisi bana çekmiş. Oğlumsa tam bir spor insanı; benim en disiplinsiz olduğum konu. Neyi severlerse sevsinler, yeter ki sağlıklı olsunlar diyorum da başka bir şey demiyorum. Gerisi bir şekilde oluyor, geliyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle... :)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-4053045380125537095?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/4053045380125537095/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/03/dibimdeki-armut.html#comment-form' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4053045380125537095'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4053045380125537095'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/03/dibimdeki-armut.html' title='DİBİMDEKİ ARMUT'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-3PQts5m4EsQ/TZHGMNRBBnI/AAAAAAAAARk/lmedEsZhcBY/s72-c/DSC09545.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-3037351472919537919</id><published>2011-03-26T13:45:00.000+02:00</published><updated>2011-03-26T13:45:15.738+02:00</updated><title type='text'>LİNDA ARTIK SAHNEDE</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh5.googleusercontent.com/-4IxuYgemYRs/TY3KGGyTItI/AAAAAAAAARc/Tq1vMHSWUEk/s1600/afi%25C5%259F.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="https://lh5.googleusercontent.com/-4IxuYgemYRs/TY3KGGyTItI/AAAAAAAAARc/Tq1vMHSWUEk/s320/afi%25C5%259F.jpg" width="225" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Blog'uma ulaşamaya ulaşamaya geçen günlerin ardından bu sabah lütfedip gül yüzünü gösterdi. Ben de "fırsat bu fırsat" zıplamasıyla, yazmaya koyuldum. Aslında yazmak için de en ideal günlerden biri. Çünkü prova silsileleri sonrasında dün akşam oyunumuzun ilk gösterimini yaptık.&lt;br /&gt;Provalara dair birkaç yazı yazmıştım ama blog muhalefeti yüzünden gerisini getirememiştim. Bir yandan da çok yoğun geçen günler yaşadım. E tabii full komedi bir oyunun içindeki yegâne ciddi/ağlak/sinirli/bağırgan kadını oynamak kolay olmadı :))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışırken bile gülmekten yerlere yattığımız oyunumuzu alnımızın akıyla oynamaya başladık. İlk oyun heyecanıyla geçen son günlerimizdeki provalarda çıkan aksilikler, yanlış oynamalar, replik unutmalar vs derken, korkumuz tavan yapmıştı. Derin nefes almalar, konsantre olmaya çalışmalar, dualar ve olumlu düşünmeye çalışarak "haydi bakalım" deyip kendimizi sahneye attık. İlk çıktığım anda inanılmaz bir şey hissettim: salondan ılık ılık bir sevgi.. Sanki izleyenler o kadar olumlu bir enerjiyle izliyorlardı ki, hissettim bunu. Oyunun başladığı sadece 1-2 dakika olmasına rağmen bu sıcaklık bana çok iyi geldi ve korkum kalmadı. O sahnem bitip de kuliste sırasını bekleyen arkadaşlarımın yanına gidince, bunu hemen paylaştım onlarla da. Yüzlerindeki sevinci ve coşkuyu görmenizi isterdim! İzmir seyircisi başka, diyen sahne sanatçılarının ne demek istediğini anlıyorum galiba :)))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekip işinin zor olduğunu daha önce de söylemiştim. E Amerika'yı keşfetmiş sayılmam değil mi? :) Ama bunu yeniden yaşadım. Belki de en ilginç şekilde, çünkü tiyatro gerçekten başka türlü bir şey; ya da bana öyle geliyor. Ocak ayının ikinci yarısından bu yana neredeyse her gecemizi adadığımız bu faaliyetin özneleri olarak hepimiz, provalarda elimizden geleni ortaya koymak adına çok çabaladık. Rolümüzü kanlı canlı hale getirmeye çalışırken, hem kendi adımıza, hem de o çarkın tüm dişlilerinin emeğine saygı duymak adına emek harcadık. Çünkü sadece kendimiz için değil, ekip insanları için de çalışmak gerekiyor. Hepimiz amatör olduğumuzdan, yani gündüz başka dünyalarda yaşamlarımızı sürdürürken, her akşam provaya vakit ayırmanın zorluğunu yaşadık ama yansıtmamaya da çalıştık. Bu bağlamda eşime ve çocuklarıma ne kadar teşekkür etsem azdır; bir gün bile gidip gelmemden şikayet etmedikleri gibi, başarım adına hep destek oldular. Dün akşam oyunu izledikten sonra da, acayip keyifle ve kahkahalarla izlediklerini söyleyince, tüm dünyalar benim oldu!! Hatta eşim kendi çevresine, çocuklarım arkadaşlarına oyunu duyurmak için hemen harekete geçtiler: "bu oyun izlenmeli" diyerek.. Bu benim bittiğim andır...........&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aranızda İzmir'de yaşayanlarınız varsa gelip izlemenizi çok isterim. Eğlenmek garanti! Oyunumuzun adı "Köşedönücü".. Atatürk Lisesi'nin (Lozan Meydanı, Alsancak) bahçesindeki "İzmir Kültür Merkezi"nde oynuyoruz. Ne kadar süreceğini henüz bilemiyoruz ama her Cumartesi, 20:30'da oynayacağız. Biletler oradan sağlanabiliyor (10 TL). Yalnız şunu beilrteyim; biz tüm ekip bu işten kesinlikle para kazanmıyoruz; tamamen gönüllüyüz. Tiyatroya bu kadar gönül vermiş kişiler olarak bunu daha baştan kabul ettik. Elde edilen gelir tiyatroya kalacak; çok da güzel olacak :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;Durum bu.. Tatlı bir yorgunluk hissiyle her gün olduğu gibi yine işimin başındayım. Hastalarıma bir başka mutlulukla bakıyorum bugün. Umarım blog artık teklemez de, daha sık gelebilirim buraya..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-3037351472919537919?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/3037351472919537919/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/03/linda-artik-sahnede.html#comment-form' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3037351472919537919'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3037351472919537919'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/03/linda-artik-sahnede.html' title='LİNDA ARTIK SAHNEDE'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh5.googleusercontent.com/-4IxuYgemYRs/TY3KGGyTItI/AAAAAAAAARc/Tq1vMHSWUEk/s72-c/afi%25C5%259F.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-2725200141872430742</id><published>2011-03-11T13:30:00.000+02:00</published><updated>2011-03-11T13:30:43.364+02:00</updated><title type='text'>YÜZYILIN UMUMİ TUVALET ÖDÜLÜ</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh6.googleusercontent.com/-OlxVZErJT48/TXn-QW2LJ4I/AAAAAAAAARY/ksmhiMWIB9w/s1600/DSC08723.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="https://lh6.googleusercontent.com/-OlxVZErJT48/TXn-QW2LJ4I/AAAAAAAAARY/ksmhiMWIB9w/s320/DSC08723.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuvalette yarenlik mi etmek istediniz, hemen bu tuvalete koşun :)))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre önce ecnebi memleketlerden birinde rastladığım bu müstesna tuvaletin fotoğrafını çekmeden çıkamazdım, değil mi ama? Önceden haberim olsaydı yanıma birini çağırırdım, fakat hem acilen bir restorana dalmam gerektiğinden, hem de gördüğüm an konsepte karşı vuku bulan şaşkınlığımdan, bir başıma yaşadım orada geçen kısa süreyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapakların bırakılış şekline bakılırsa, en son girenlerin cinsiyet farkı hemen anlaşılıyor. "Ben yatağın sağ tarafında yatarım" diyen bir hanım varmış sanki ortamda (karşıdan bakışta soldaki). Fırçalar ise kişiye özel; 'herkesin pisliği kendine' saygısal duruşuyla, iki ayrı fırça hizmete sunulmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama çöp kovasında 'hayat müşterekse, kağıtlarımız ya da diğer bil'umum atıklarımız bir arada olsalar da sorun yok' sevgisel paylaşımı da dikkat çekmiyor değil hani :) Aynı özen ve hassasiyeti ortak tuvalet kağıdı rulosunda da fark etmemek imkansız. "İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız" temalı bu rulonun kullanımında, önceliğin kime verileceği konusu ise, demokratik olarak çözülecektir diye düşünmekteyim. Mesane ve/veya bağırsak deşarjını önce tamamlayan, rulo hakkında önceliği de doğal olarak alacaktır. Yalnız kağıdın koparılmasına yardımcı olan tırtıklı kısım, bayan tarafında, dikkat ederseniz. Bu acaba şu mu demek oluyor: kadın erkeğine kağıt takdimini yapmalı (?) Hizmette sınır yoktur, demenin arapçası bu mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvar kağıtlarındaki modernlik hoş görünmekle birlikte, hafif kasvet hissi de vermiyor değil. Pozitif bakış açımızı zorlarsak, işlemler sırasında konsantrasyon bozmamak, dikkat dağıtmamak adına bu seçim yapılmış diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klozet kapaklarındaki renk seçimine ise diyecek bir şeyim yok. Ahşapın sıcaklığı dışavurumsal olarak izdüşülmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Adamlar yapıyor abi" dedirtecek kadar gıpta ve biraz da hasetle takdirlerimi sunar, çağdaş uygarlık düzeyine erişme yollarında bu türden tuvaletlere bizim de erişmemizi can-ı gönülden dilerim :)))&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-2725200141872430742?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/2725200141872430742/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/03/yuzyilin-umumi-tuvalet-odulu.html#comment-form' title='13 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2725200141872430742'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2725200141872430742'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/03/yuzyilin-umumi-tuvalet-odulu.html' title='YÜZYILIN UMUMİ TUVALET ÖDÜLÜ'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh6.googleusercontent.com/-OlxVZErJT48/TXn-QW2LJ4I/AAAAAAAAARY/ksmhiMWIB9w/s72-c/DSC08723.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-4507240801837226412</id><published>2011-03-09T14:17:00.000+02:00</published><updated>2011-03-09T14:17:04.033+02:00</updated><title type='text'>İTİRAF.COM</title><content type='html'>Evet itiraf ediyorum:&lt;br /&gt;Bloglar kapanıp da, sudan çıkan balığın ruh haline kurduğum empati tavan yapınca, çareler aramaya başladım. Gerçi çare seçeneği olarak hazırlop bir şekilde, takip ettiğim bir hocam mail marifetiyle yeni bir blog açtığını bildirdi. "Wordpress" adı altındaki bu yeni site, bir anda başımın sol üst tarafında bir ampul yaktı ve bu ışık gözlerimi aldı. Neden olmasındı... Hı neden neden?? Pekâla da olabilirdi. N'apmak lazımdı? Basitti; hemen o siteye girilip, yeni bir blog doğumu sağlanacaktı. Her ne kadar üvey bir durum söz konusu idiyse de, "blogsuz yaşayamam abi" gibisinden obsesif bir patoloji ile baş edilmesi gerekiyordu. Doğal olarak oluşamayan gebelikte, önce tüp ve şimdilerde de kimyasal bebek çözümleriyle doğaya baş kaldıran insanoğlu, neden bir başka blog yaratamasındı. &lt;br /&gt;Bu heves, gayret, heyecan ve tezcanlılıkla "wordpress" dünyasına girildi. Hesap açıldı. Yeni kayıt, yorumlar, takipçiler vs gibi hizmetlerin alt yapısı araştırıldı. "Yeni blog'um ahanda burdadır, bundan kelli" diyen hocamın blogu bir güzel incelendi. Altından girildi, üstünden çıkılamadı. Çünkü ruhsuzlukta kendini kat be kat aşmış olan bu sitede Müge resmen üşüdü, kanı çekildi, rengi kaçtı, tansiyonu düştü. "Nerede benim blogspotumun sıcaklığı, nerede benim dostlarım, nerede benim elimin tersiyle bile her hareketimi rahatça yaptığım blogum" diye hıçkırık seslerimi duyduğum an, kapıyı çarptığım gibi çıktım siteden. "Elveda wordpress, anca giderim".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O arada nasıl olduğunu bir türlü anlayamadığım, anlamak için de pek bir çaba harcamadığım bir şekilde, sadece kumanda panelime girebilir olmaya başladım. "Yeni kayıt"a korka korka tıklayıp, birkaç satır yazıp, yayınlayabildiğimi, hatta yorumları da görebildiğimi fark edince, havai fişekleri patlattım. Ama ne blogumu görebiliyordum, ne de yorumlara cevap yazabiliyordum. Art arda gelen "dns Mügeee, dns" çığlıklarıyla yırtınırken, dna'mı değiştirip, bu defa da "blogcu.com"a daldım. "Hımmm burası daha bir blog dekorasyonunda sanki" diye ümitlerimi cilâlamaya başladım. "Egedenses" adı altında bir Egeli hava estireyim, e bundan sonra artık otlu yemek tarifleri yazarım gaari, diye kendimle kendi başıma dalgamı geçerken, bir yandan da bu blog sitesini kurcalar oldum. O da ne, blog değil, sanki Facebook. "Paylaş", "beğen", "son eklenenler" vs gibisinden bir kargaşa ortamı. Son bir sabır atağıyla yazılan yazıları okuyayım dedim. Yok abi nerede buradaki kalite. Körlerle sağırlar birbirini ağırlar minvalindeki, bu hafiften 'sosyalleşme' kokulu com da beni mutlu etmedi. Blogspot'suz hava sahası serotonin düzeyimi düşürdükçe, başladım dns'in peşine düşmeye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anladım ki, insanın yaşı ilerledikçe, Alzheimer bulgusu babında, alışkanlıklarına yapışıp kalıyormuş ve hayata seyri bozan bir düzen girince, error veriyormuş. Wordpress ve blogcu.com'un bünyemde yarattığı öksürük ve damar tıkanıklığının merhemi, "bağdaştırıcı nerede, bulamıyoruuum" çığlığıyla "geri dönüş operasyonu" yaratmakmış. İlk yardım ekiplerinin hayat kurtaran mailleriyle, öhhhöööö diye temizlenen ciğerlerim, bloguma ve sizlere yeniden kavuşmamı sağladı. "Akşama babaaacığımm, unutma blogspot getiiirrr".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haa bu arada, şu uzak kaldığımız süre içinde Linda gibi yırtınırcasına kızmayı pek güzel öğrendim, haberiniz ola :) Ağzımdan tükürükler, gözlerimden alevler çıkarıyorum artık. Yönetmenimizin "tamam kestim" demesine kadar hırlayan ben, o anda Müge'leşiyorum; ay nasıl hoş bir duygu bu... (Çift kişilik illeti).&lt;br /&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh5.googleusercontent.com/-mKmE0rXyobQ/TXdvXirLYeI/AAAAAAAAARU/_zS0vrZkzos/s1600/yorgun.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="https://lh5.googleusercontent.com/-mKmE0rXyobQ/TXdvXirLYeI/AAAAAAAAARU/_zS0vrZkzos/s1600/yorgun.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Yorgun Müge ile yırtıcı Linda metamorfozu :p&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;br /&gt;Bunların dışında yorgunluk tavan yapmaya başladı sanırım; her yerim ağrıyor, uyanasım gelmiyor, bir de sağ bileğimde bir ağrı peydahlandı :( Elimde bandajla geziyorum. Evdeki tabip, karpal tünel sendromu olabilir, dediği anda bir offf çektim, karşıki az karlı İzmir dağları inledi. Acık da şikayet edesim geldi yahu...&lt;br /&gt;"Evladım bakkaldan bana bir Gripin kap da gel" modundan hızla çıkmam ve enerji rezervlerimi yeniden doldurmam lazım. Reiki yollayın bana anacım..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-4507240801837226412?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/4507240801837226412/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/03/itirafcom.html#comment-form' title='23 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4507240801837226412'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4507240801837226412'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/03/itirafcom.html' title='İTİRAF.COM'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh5.googleusercontent.com/-mKmE0rXyobQ/TXdvXirLYeI/AAAAAAAAARU/_zS0vrZkzos/s72-c/yorgun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>23</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-8143543296637706383</id><published>2011-03-08T17:38:00.001+02:00</published><updated>2011-03-08T17:42:32.036+02:00</updated><title type='text'>"Eşeğini Kaybet Bul Sevin" (E.K.B.S.)olayı :)))</title><content type='html'>Bugün "kar acemisi", "kar görmemişi" ve "kar hasretçisi" İzmir'imize tükürür gibi kar atıştırmakta. Kendileri sulu olduğu için yerleri ıslatıp, tutunamıyorlar. Ama olsun.. Havada uçuşan beyazlıklar bile İzmirli garibanları telefonlara koşturmaya yetti: "Pencereye kooş, kar yağıyor"... Ki sadece kar provası yapıyor aslında. &lt;br /&gt;Soğuk ise hakkını vermekle meşgul. Şikayetim var mı?? Yoook.. Üşümüyor muyum?? Donuyorum her daim. Kolay kolay ısınamam ben. Ama yine de soğuklar bitsin diye, en ufak bir hevesim ve duam yok. Kat kat giyinmeye razıyım. Yeter ki sıcakla kendimden geçmeyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ay ne yazayım bilemedim.. Geri dönüşün heyecan ve mutluluğuyla aklıma gelen ilk şey kardan bahsetmek oldu galiba :) Önümüzdeki günlerde "ben de burdayım"ları gördükçe daha da mutlu olacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar merhaba herkesime :)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-8143543296637706383?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/8143543296637706383/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/03/karl-hosgeldin-yazs.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8143543296637706383'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8143543296637706383'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/03/karl-hosgeldin-yazs.html' title='&quot;Eşeğini Kaybet Bul Sevin&quot; (E.K.B.S.)olayı :)))'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-2633307021600844197</id><published>2011-02-22T12:38:00.000+02:00</published><updated>2011-02-22T12:38:40.687+02:00</updated><title type='text'>LİNDA GİBİ KIZMAK</title><content type='html'>Nina, Svetlana, Catherina derken bir aydan fazla bir süredir de Linda olarak şizofrenik hobime devam ediyorum. Müge ile Linda arasında geçen zamanlarıma blogger'lığımı katmakta zorlandığım malumunuz. Yazamayacak kadar konsantre olamamamı anlamak bir yana, kabullenmekte çektiğim zorlukla baş etmeye çalışıyorum. Hayatımda gündelik rutinin dışında sadece tiyatro var ve ben ondan başka konuşacak konu bulamazken, yazacak konu bulmaya enerjiyi hepten bulamaz ya da yakıştıramaz oldum. Kitap okumanın beni nasıl da tetiklediğini, yazmalarımı gaza getirdiğini çok iyi biliyorum. Ama kendime kitap okumayı da haram ve de bir anlamda yasak ettim. Çünkü kitap okumaya vaktim varsa, rolüme ve ezberime ayırmalıyım o vakti dercesine bir hırs ve disiplin içine girdim. Provaların çeşitli nedenlerle aksaması yüzünden de, Şubat ortası sahneleyeceğimizi düşündüğümüz oyunumuz, ay sonuna kilitlendi; ki o da zor görünüyor. 'Ya yetişirse' iç gücüyle neredeyse her akşam provaya koşuyoruz. Ne yazık ki, malum keçi gribi engeli yüzünden provalar aksamakta ve tarih sürekli tepemizde Demokles'in kılıcı gibi sallanmakta. Tarih hâlâ her an ertelenme potansiyelini sıkı sıkı koruyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro başlı başına bir ekip ve inanç işi olduğundan, birkaç kişinin vereceği emekle de kotarılması zor. Dokuz kişilik bir oyun, iki kişilik yönetmen ekibi, birkaç kişilik dekor grubu derken, kalabalık bir insan grubunu her daim alesta tutmak da zor. Ekibin öğrenci olanı var, çalışanları var ve oyuncuların hepsi amatör. Sınavı olan var, dersanesi olan var, mesaisi olan var, patronu hırt olanı var, hastası bitmeyeni var, 'bu akşam provayı ek de, birlikte bir şeyler yapalım' diyeni var, 'trafik felçti ancak gelebildim' deyip provaya iki saat geç kalanı var, 'yüksek lisans ödevim vardı, ezberim yetişemedi' diyeni var... Kendin inanç ve aşkla her işini gücünü ayarlayıp, çoluk çocuğunu sofrada bırakıp çıkarken, kişisel kaprislerine ve egolarına yenik düşüp motivasyonu yerle bir edeni var.. N'apıyoruz?? Kafamıza takmıyoruz, çakramızı buluyoruz, deriiiin nefes alıyoruuuz, veriyoruuuz, alıyoruuuz, veriyoruuuz, oturuyoruuuz... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Linda, zincirleme olarak inanılmaz ve komik yanlış anlamalar sonucu, kocasının bir eşcinsel olduğunu sanan ve bu yüzden ha bire bağıran, şaşıran, dehşete düşen, kızan, herkesi tersleyen&amp;nbsp;ve ağlayan bir karakter. Bağıran, dehşete düşen, kızan, herkesi tersleyen&amp;nbsp;ve zırt pırt ağlayan biri ile benim aramda dağlar kadar fark var. Coşkulu ama sakinimdir ben; damarımı bulup da basmayı becerebilecek insan azdır. Bu çıldırmaları&amp;nbsp;ilk başlarda bir türlü beceremiyordum. 'Sen hiç mi bir şeye çooook kızmadın? Düşünsene kocanın eşcinsel olduğunu sanıyorsun, nasıl tepki verirdin?' minvalindeki motivasyonel cümlelerin cevabını bulmaya çalışırken çalışırken, artık düğmem çevrilmiş gibi sinirden deliren bir Mügelinda olmaya başladım :))) İşin ilginç yanı, hep bir komedi içinde oynamayı istemişimdir. Oyun gerçekten de bir vodvilin tüm özelliklerine sahip ve çok komik; ama ben bu güzel komedinin tek dram yaşayanıyım :)) Yine de oyunda verdiğim tepkilerle karşımda oynayanın kendini tutamayıp gülmesine neden oluyorsam da, Linda sürekli fırtına gibi esmek, sağanak gibi yağmak, deprem gibi sallamak zorunda. Bunu ya da herhangi bir rolü kotarabilmenin yollarından biri, içimizde bir katman yaratmaktan geçiyor; ki çok da kolay değil. Karşınızda oynayan kişinin de sizi kışkırtmasıyla, içeride o rol için gereken duyguyu yakalayıp dışarı ona göre yansıtmak gerekiyor. Karşınızdaki kışkırtamıyorsa, iş başa düşüyor ve o duyguyu gerçek ya da yapay olarak içinize doldurmanız lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-u4KaLUesV-Q/TWOPczX9vFI/AAAAAAAAARQ/mOic2oRYcwA/s1600/mad.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" j6="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-u4KaLUesV-Q/TWOPczX9vFI/AAAAAAAAARQ/mOic2oRYcwA/s1600/mad.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;"Ben hayatımda neye sinirden delirmiştim"leri bulma çabalarımdan verim almaya başlamıştım ki, provalardan birinde bir şey oldu ve ben o iç enerjiyi şak diye yakaladım. Yüzbininci provadan sonra, birinci perdenin tümünü kesintisiz ve sanki seyirci varmışcasına akıtmamız istendi. Oyunun başındaki bölümümü halledip kulise çekilmiştim; yanımda diğer sırasını bekleyen arkadaşlarım vardı. Bana daha çok zaman var deyip, daldığımız sohbetin tadını çıkarırken sıramın geldiğini fark etmedim. Sahneden "Lindaaa Lindaa" sesleriyle uyandığım sohbet uykusundan, sahneye hiç abartısız ama hiç, uçarak çıktım. Aha işte o an, kızgınlık duygusunun ennnn tazesiyle olunabilecek en bağırgan, en ters, en sinirli Linda'yı kendi öz damarlarımdan yarattım. Kendime öyle kızdım, öyle sinirlendim ki, rol icabı kızmam gereken tüm şürekâya bunu yansıttım. Sanki karşımda rol arkadaşlarım değil, birkaç tane "sahnesine geç kalmış Müge" vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci perde bitip de, yönetmenimiz artıları eksileri bize anlatmak üzere hepimizi karşısına aldığında, özrün hangi kelimelerle daha tatmin edici olabileceğini&amp;nbsp;bilmiyordum; çünkü bence en ufak bir özrüm olamazdı. "Linda'nın gecikmesine bir şey demiyorum ama rolün hakkını vermek adına en ufak bir negatif sözüm yok, çok iyiydi." demesiyle yüreğime Ege Denizi serpildi sanki. Ama&amp;nbsp;ben kendim hâlâ gecikmemi affedebilmiş değildim. Bu gecikmenin bana iki faydası oldu: hem o anlık başarıyı yakaladım, hem de diğer provalarda ve asıl oyunda kullanabileceğim taze bir kızgınlık duygusu oluşturdum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tempo, bu duygusal geçişler, bir ekiple çalışmanın sabrı, verilen onca emek göz önüne alınınca, dışarıdan bakan birine çekilecek dert değil gibi görünebilir. Gündüz ev ve iş, akşam evi ve ev halkını ayarlayıp provaya koşmak yerine ayaklarımı uzatıp dizilerden dizilere zaplamak varken, 'işin mi yok be kadın, bak yaşın kaç olmuş..' denebilecekken, her defasında ilk kez gidiyormuşcasına heyecan ve hevesle koşarak gitmem bana bile ilginç geliyor. Eşimin, çocuklarımın, annemin, arkadaşlarımın anlayış ve desteğine nasıl teşekkür edilir bilmiyorum. Uzun cümleli mezar taşımla uğraşmasınlar diye mi anlayış gösteriyorlar bilmem artık&amp;nbsp; :))))&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-2633307021600844197?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/2633307021600844197/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/02/linda-gibi-kizmak.html#comment-form' title='17 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2633307021600844197'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2633307021600844197'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/02/linda-gibi-kizmak.html' title='LİNDA GİBİ KIZMAK'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-u4KaLUesV-Q/TWOPczX9vFI/AAAAAAAAARQ/mOic2oRYcwA/s72-c/mad.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>17</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-4163372462539524088</id><published>2011-02-15T13:42:00.000+02:00</published><updated>2011-02-15T13:42:59.498+02:00</updated><title type='text'>İçimden öyle geldi :)</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/x82r0d_ana-gabriel-julio-iglesias-historia_news"&gt;Müge sever bunu :)&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-4163372462539524088?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='' href='http://www.dailymotion.com/video/x82r0d_ana-gabriel-julio-iglesias-historia_news' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/4163372462539524088/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/02/icimden-oyle-geldi.html#comment-form' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4163372462539524088'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4163372462539524088'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/02/icimden-oyle-geldi.html' title='İçimden öyle geldi :)'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-1402112128961261648</id><published>2011-02-08T14:40:00.000+02:00</published><updated>2011-02-08T14:40:06.259+02:00</updated><title type='text'>ASANSÖR GEYİKLERİ</title><content type='html'>Asansör&amp;nbsp;kullanma talimatı&amp;nbsp;diye bir şey var, bilir misiniz? Memlekete yeni de gelmedi bu faideli araç ama hâlâ kullanım hataları saptıyorum. &lt;br /&gt;Bir kere düğmeye bastıktan sonra, ki artık çoğu asansör düğmesi tek basışla komutu alıyor, gelmedikçe basanlar vardır. Bastıkça daha hızlı geleceğini düşünenler yüzünden kim bilir nasıl da kafası karışıyor zavallının. Bas ki, çok basan kazansın; daha önce basılmış katlara uğramadan zart diye&amp;nbsp;senin katına gelsin, di mi ama... &lt;br /&gt;İneceğin yere vardığında dikkat edilmesi gerekenler de var tabii. Öyle düğmeye basmakla bitmiyor iş. İçeriden çıkana yol açmak mesela. Kapıyı itersin, karşında asansörün gelmesini bekleyen vatandaş, inmene izin vermediği gibi, anında içeri girmeye yönelir. Bu durumda mecburen önce o biner, sonra sen inersin. &lt;br /&gt;Ya da sen daha kapıyı açmadan açarlar. Sen nereden bileceksin ki, orada bekleyen biri var. Senden önce o kata çağırmak için düğmeye basmadıysa bilmek zor. Ama yine de dışarıdakinin değil, içeridekinin açması beklenir; yazılmamış kurallar bunu söyler. Geçen gün neredeyse, düşüyordum bu yüzden. Asansör durduğu salise ben iterken, karşıdan hızla bir çekildi kapı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TVE2i2ypCoI/AAAAAAAAARM/Lg8re19BNzE/s1600/asnsr.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TVE2i2ypCoI/AAAAAAAAARM/Lg8re19BNzE/s1600/asnsr.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Bir de yine tam inerken, kapının dibine yapışmış bir amcayla burun buruna geldim. Yani o nasıl bir yakın plan bekleyiştir. Elinde de koskoca bir tatlı kabak. Valla ödüm koptu! "Ay korktum" deyince de, sandı ki kabaktan korktum :)) Ve "hayır ondan değil" demeye kalmadan, tatlı kabakla neler yapılabileceğinin listesine dalmaz mı! Nasıl da acelem var... Umru değil, anlatacak. Apartmanın kapısına doğru başım arkada, yüzüm ona dönük&amp;nbsp;nezaketen dinleyerek ilerliyorum; kapıyı açtım çıkacağım. Yok anacım, o ille de bana kabak yedirecek, ya da kabağı başımda patlatacak :)))&lt;br /&gt;Aynı beyefendi ile ola ki, birlikte asansör seyahatine çıkmanız gerekti (Bizim asansör&amp;nbsp;de çok yavaştır. Amcalar 5., biz 7. kattayız. Dolayısıyla bir kahve içimlik süre geçiyor neredeyse). Amanınnn neler anlatır... Gayet dinç, enerjik, bol sohbetli (!), karşısındakini asla ve kat'a dinlemeyen bir yol arkadaşı. O gün giydiği giysilerini neden giydiğinden, deprem için yaptırdığı konteynır evciğin planlarına kadar dinlemeye hazır olmak gerekir. Neyse bak kabaktan nereye kadar geldim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bir de asansör kardeşliğinde beden mesafesi konusu var. Hani derler ya, herkesin bir aurası var. O auranın kıvamından mı deseeem, renginden mi deseeem, bazı insanlarla hiç rahatsız olmadan ilerlerken, bazılarıyla 2 kat bile çıkamayasınız gelmez mi hiç? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim asansör de ilginç... Yönetici bir cd doldurmuş, karışık. Mütemadiyen çalıyor bir şeyler. Abba'dan, Hatırla Sevgili'ye, Ferhat Göçer'den Sosyalist Enternasyonel'e kadar geniş bir yelpaze :)) İtiraf ediyorum: Abba ya da Ajda Pekkan'ın tempolu bir parçasına denk gelirsem ve de yalnızsam, o yavaaaş yavaaaş 7. kata süzülen kutucuk bana disko oluyor. Hatta sevdiğim parçalarda bitmesini beklerken, kutudan inmeden kapıyı açıp&amp;nbsp;beklediğim oluyor. Ha tabii o arada başka kattan çağrılma uyarısı gelmezse. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıcımız deseniz başka bir âlem. Sanki kendileri her daim hizmete hazırmış gibi, o asansör her daim zeminde durmak zorunda. Yani nasılsa geç geliyor asansör diye, kapıyı kilitlerken ya da ayakkabımı bağlarken çağırıyorum. Olur da son kilidi çevirirken, asansörü açamazsam, zart diye aşağı çağırıyor. O gondol misali uyuz asansör mırıl mırıl zemine gidiyor. Bekliyorum ki, biri binecek de, yukarı doğru&amp;nbsp;başka kata çıkacak. Yoo, aynen bomboş geri geliyor. Adam sanki "arabam gözümün önünde park edilmiş olsun" takıntısında. Zemine bir iniyorum, durmuş sırıtıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meğer ne doluymuş içim asansör derdiyle :))) Aslında bana söylenecek en güzel söz; "ne uğraşıp duruyorsun, yayan in çık, hem de sağlıklı yaşam öznelerine katılırsın" olurdu. Bunu kendime bizzat ben söyleyip, asansörsüz günlere merhaba mı desem acep? ;)&lt;br /&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TVEu-he1m7I/AAAAAAAAARI/D9_KnQqHRFQ/s1600/asans%25C3%25B6r.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TVEu-he1m7I/AAAAAAAAARI/D9_KnQqHRFQ/s1600/asans%25C3%25B6r.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Bu da İzmir'imizin gururu Tarihi Asansörümüz&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-1402112128961261648?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/1402112128961261648/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/02/asansor-geyikleri.html#comment-form' title='16 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1402112128961261648'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1402112128961261648'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/02/asansor-geyikleri.html' title='ASANSÖR GEYİKLERİ'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TVE2i2ypCoI/AAAAAAAAARM/Lg8re19BNzE/s72-c/asnsr.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>16</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-6679270164621825788</id><published>2011-02-04T16:49:00.000+02:00</published><updated>2011-02-04T16:49:28.813+02:00</updated><title type='text'>SESSİZ GEMİ</title><content type='html'>Ölümü beklemek ölmek demek... miş... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölmeden öldürdüm onu&lt;br /&gt;Sanki yaşarken gömdüm&lt;br /&gt;Alışmaya çalışırcasına&lt;br /&gt;Yavaş yavaş gidişine&lt;br /&gt;Gerçekten gittiğinde&lt;br /&gt;Hazır olmak için gittiğine&lt;br /&gt;Kendimi mi korudum, onu mu&lt;br /&gt;Bilemedim.&lt;br /&gt;Şimdiden acısını yaşamak&lt;br /&gt;Beni, önlemini almış mı kıldı&lt;br /&gt;Ayırdedemedim.&lt;br /&gt;Oysa ki insan, yaşarken gömünce birini&lt;br /&gt;Anılarını da yitirmek&lt;br /&gt;Onu tümüyle silmek&lt;br /&gt;Zihninden ihraç etmek için&lt;br /&gt;Gömer onu&lt;br /&gt;Bendeki gömüş niye?&lt;br /&gt;Çaresizliğime kilitlendim&lt;br /&gt;Olmakta olanların,&lt;br /&gt;Olacak olanlara geçişine &lt;br /&gt;Hazırlanışına seyirlendim.&lt;br /&gt;Sanki bitsin diye bekler oldum&lt;br /&gt;Bitmesiyle rahatlayacakmışım gibisine&lt;br /&gt;Ne olacaksa olsun artık&lt;br /&gt;Olacağına varsın sonu &lt;br /&gt;Beklemekle çare gelmez&lt;br /&gt;Çekmesin, dercesine&lt;br /&gt;Derdim gömmek değil onu&lt;br /&gt;Yaşasın bin yıl daha&lt;br /&gt;Bilirken çok sevdiğini&lt;br /&gt;Yaşamayı delicesine&lt;br /&gt;Gidişinden korkmaktansa&lt;br /&gt;Sanki bitsin istedim&lt;br /&gt;Korkuyla yaşamaktansa&lt;br /&gt;Bitmesini beklercesine&lt;br /&gt;Ne o acılansın ne de ben&lt;br /&gt;Gördükçe ürktüğümü&lt;br /&gt;Deşildikçe kalbim, ruhum&lt;br /&gt;Bekledim bencilcesine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ben bu şiiri babam gidiş yoluna girdiğinde yazmıştım. Yapacak bir şey kalmadığında... 2002'nin sonbaharında. Ondan kalan tek, en yakın kişi olan&amp;nbsp;halamı yeni kaybedince aklıma geldi. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;N'olur kimse baş sağlığı dilemesin. Ben de başkasına dilerken kasılırım hep, ama dilerim de mecburen. Ama bu dilek beni daha da üzmüştür hep. Ölümler bana "sıralı ölüm"lerin değerini öğretti. Hiç çekmeden, çektirmeden, 90 yaşına merdiven dayamış, çocuklarını, torunlarını, torun çocuklarını görerek giden halacığımı, hep o melek yüzüyle hatırlayacağım. Bunlar mutlu ölümler; ölüm kaçınılmaz olduğuna göre... Huzurla uyusun...&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-6679270164621825788?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/6679270164621825788/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/02/sessiz-gemi.html#comment-form' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6679270164621825788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6679270164621825788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/02/sessiz-gemi.html' title='SESSİZ GEMİ'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-2382935398654577862</id><published>2011-02-04T00:56:00.000+02:00</published><updated>2011-02-04T00:56:20.010+02:00</updated><title type='text'>İZLERKEN DİNLET (hadi beraber)</title><content type='html'>&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TUsxysuMa4I/AAAAAAAAARE/Q2LjP6lQRWM/s1600/nedime.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TUsxysuMa4I/AAAAAAAAARE/Q2LjP6lQRWM/s320/nedime.jpg" width="272" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Velazquez "Nedimeler", 1656&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok sevdiğim bir tablo... Deha ürünü... Birlikte seyredelim istedim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu akşam müzik kanallarından birinde aşağıda linkini vermeye çalıştığım parçaya rast geldim. Umarım link vermeyi becerebilmişimdir. Burası Facebook değil ama sizlerle birlikte dinlemek istedim. Hani yazamayasım tuttu ya, ayrı kalmamak adına, beraber bir şeyler yapabilmek adına. Ola ki becerememişsem, linkin açık adresi de şu;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.dailymotion.com/video/xg7ptr_mary-hopkins-those-were-the-days_music&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/xg7ptr_mary-hopkins-those-were-the-days_music"&gt;nostalji&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-2382935398654577862?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/2382935398654577862/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/02/izlerken-dinlet-hadi-beraber.html#comment-form' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2382935398654577862'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2382935398654577862'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/02/izlerken-dinlet-hadi-beraber.html' title='İZLERKEN DİNLET (hadi beraber)'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TUsxysuMa4I/AAAAAAAAARE/Q2LjP6lQRWM/s72-c/nedime.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-5395395307409680403</id><published>2011-01-31T15:34:00.000+02:00</published><updated>2011-01-31T15:34:13.793+02:00</updated><title type='text'>ÇAY MOLASI</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TUa59P111oI/AAAAAAAAAQ8/lifplAhngYQ/s1600/kalem.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" s5="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TUa59P111oI/AAAAAAAAAQ8/lifplAhngYQ/s1600/kalem.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafada bir sürü başka şey... &lt;br /&gt;Tatsız bir şey de yok ha.&lt;br /&gt;Hiç yazasım yok...&lt;br /&gt;Kafadaki o bir sürü başka şeyden de yazı çıkmaz mı?&lt;br /&gt;Öyle bir çıkar ki...&lt;br /&gt;Ama klavyeyle arama zaman girdi.&lt;br /&gt;Arada olurum ben böyle.&lt;br /&gt;Ne zamandır olmamıştım.&lt;br /&gt;Ama oldum.&lt;br /&gt;Olsun, geçer.&lt;br /&gt;Hep geçti.&lt;br /&gt;Zihin buraya çalışmak istemiyor işte, n'apayım..&lt;br /&gt;Bıraktım dağınık kalsın.&lt;br /&gt;Üzerine varmıyorum. &lt;br /&gt;Çünkü zihnimin ergenliği hiç geçmedi ki benim :)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-5395395307409680403?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/5395395307409680403/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/cay-molasi.html#comment-form' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5395395307409680403'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5395395307409680403'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/cay-molasi.html' title='ÇAY MOLASI'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TUa59P111oI/AAAAAAAAAQ8/lifplAhngYQ/s72-c/kalem.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-1309757380368222118</id><published>2011-01-26T09:22:00.000+02:00</published><updated>2011-01-26T09:22:59.283+02:00</updated><title type='text'>BİLMECE GİBİ</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TT_Lpc1USGI/AAAAAAAAAQw/qURagt2AxyQ/s1600/dby.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TT_Lpc1USGI/AAAAAAAAAQw/qURagt2AxyQ/s1600/dby.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün önce 'yarın' olur. Zaman ilerledikçe 'bugün'e yaklaşır. 'Bugün' olunca aklı hâlâ 'dün'de kalmış olabilir. "Gideceğin yere vardığında ruhun hâlâ yarı yoldadır" demenin bir kanıtı gibidir. Ama bir kısmı da 'yarın'a hazırlık/özlem/önlem halindedir. Ne şanssızdır 'bugün'. Hiçbir zaman hak ettiği ilgiyi göremez. Ama hep dillerdedir. Hep bir "ânı yaşa" telaşıdır beyni kemirip duran. Değeri bilinsin, dünden kurtulup, yarına tutsak olmasın istenen. Dünün muhasebesinden, yarının endişesinden arındırılıp da, adam gibi yüzüne bakılmayan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Bugün'ü dünsüz ve yarınsız bırakAmayıp, 'kendi'ni yaşamasına izin vermedikçe, elinden özgürlüğü alınmış bir öksüzlüğe mahkum etmiyor muyuz? Kendimize zaman ayıramamaktan şikayet ederken, 'bugünü' (kendimizi aslında) önünün ardının yükleriyle ezmiyor muyuz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giriş dün, gelişme bugün, sonuç yarın ise; en keyiflisi 'bugün'de değil mi...Girişi yapılabilmiş bir aksiyonun, sonucuna verilen dikkatle, gelişimine ket vuruyor, sonucun da cansız doğmasına neden oluyoruz. Dünden kalan hesaplar ve yarına biçilen anlamlarla, bugünün gazını kaçırıyoruz. Günlerin bugün olanını, dün gibi uzak-yarın gibi yakın sanarak kendimizi kandırıyoruz. Bugünün, dününe ve yarınına yığılıyoruz. Bugünü dünle süsleyip (iyi ya da kötü), yarına odaklanıyoruz. Böyle bir kültürel ve siyasi yapıda karılmış hamurlar olarak belki de haksız değiliz, böyle yapmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün ölür ölmez yarına gebe kalmak niye...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-1309757380368222118?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/1309757380368222118/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/bilmece-gibi.html#comment-form' title='17 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1309757380368222118'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1309757380368222118'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/bilmece-gibi.html' title='BİLMECE GİBİ'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TT_Lpc1USGI/AAAAAAAAAQw/qURagt2AxyQ/s72-c/dby.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>17</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-8602396831777576674</id><published>2011-01-22T15:44:00.000+02:00</published><updated>2011-01-22T15:44:42.267+02:00</updated><title type='text'>OLAMAYASI DİLEKLER DİLEDİNİZ Mİ HİÇ?</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TTreYXTcC1I/AAAAAAAAAQs/T9ZHdDe1sT8/s1600/saat-.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" s5="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TTreYXTcC1I/AAAAAAAAAQs/T9ZHdDe1sT8/s1600/saat-.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir zaman gelir ki, zaman aksın durmasın, çabucak geçsin istenen.&lt;br /&gt;Hani hep denir ya, hayat kısa vs vs...&lt;br /&gt;Bana hiç kısa gelmez; koskoca ömür yahu.&lt;br /&gt;"Koca ömrüm boyunca..." da denir ya, unuttunuz mu?&lt;br /&gt;Evet zaman bir sürü şeyi yettirmez kendine..&lt;br /&gt;Evet zaman bazen tsunami olur; coşar, eser, yağar, altında nefessiz bırakır...&lt;br /&gt;Zamanın ebatları olan 'yirmi dörtlük gün', 'altmışlık dakika' azıcık daha uzun yaşasaydı isteriz hani...&lt;br /&gt;Ya o zaman aralığına sığmakta zorlananlar, ya da o zaman aralığının güzelliği yüzünden,&lt;br /&gt;Yirmi dörtler, yirmi beş olsun; altmışlar yetmiş olsun, otuzlar kırk olsun dileriz hani...&lt;br /&gt;Ve aynı isimli bu soyut ve göreceli şey, bazen de geçmek bilmez.&lt;br /&gt;Üstümüze üstümüze basanların zamanı bize farklı algılattırması yüzünden, zaman bir ağır çekim kıvamı alır hani.&lt;br /&gt;Belki unutmak, belki iyileşmek, belki bitirmek, belki başlamak, belki kavuşmak, belki kurtulmak için... hızlansın isteriz ya bazen...&lt;br /&gt;Ve belki de kavuştuysak ayrılmayalım diye, &lt;br /&gt;iyileştiysek bu hep sürsün diye, &lt;br /&gt;unuttuysak da "ilerde ya yeniden hatırlarsam" endişesiyle yavaşlasın isteriz bazen...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya dursun istediğiniz anlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23 yıldır mesleğimi yapıyorum. Vardığım noktadaki en keyifli şey, deneyimlerimin verdiği lüks.&lt;br /&gt;17 küsur yıldır anneyim. İki çocuğumun şu anki yaşları öyle güzel ki...&lt;br /&gt;46.5 yaşındayım. Ne gencim, ne yaşlı. Ama ikisi de var bünyede.&lt;br /&gt;Annem 73 yaşında. Dizleri dışında bir sorunu yok çok şükür.&lt;br /&gt;Artık hobilerime ruhen ve bedenen vakit ayırabildiğim bir dönemdeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte ben bu noktada zaman dursun istiyorum.&lt;br /&gt;Her gün mesela 22 Ocak olsun. Saatler kendi başına dönsün ama anlamı olmasın, sembolik olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerim titremesin ki mesleğimi sürdürebileyim.&lt;br /&gt;Çocuklarım büyümesin ki, onlardan ayrılıklar hep şimdiki gibi kısa kısa olsun.&lt;br /&gt;Yaşlanmayayım ki, her yaşı anlayabilir kalmaya devam edeyim.&lt;br /&gt;Annemin nefesini hep duyabileyim.&lt;br /&gt;Evden işe, işten eve, evden tiyatroya koşabileyim.&lt;br /&gt;Gideyim bir kahve koyayım kendime de, saçmalamayı keseyim :))&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-8602396831777576674?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/8602396831777576674/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/olamayasi-dilekler-dilediniz-mi-hic.html#comment-form' title='25 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8602396831777576674'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8602396831777576674'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/olamayasi-dilekler-dilediniz-mi-hic.html' title='OLAMAYASI DİLEKLER DİLEDİNİZ Mİ HİÇ?'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TTreYXTcC1I/AAAAAAAAAQs/T9ZHdDe1sT8/s72-c/saat-.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>25</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-5877335195581317638</id><published>2011-01-19T15:29:00.003+02:00</published><updated>2011-02-07T14:49:01.564+02:00</updated><title type='text'>TİYATRO TEFRİKASI-3</title><content type='html'>Gel zaman git zaman derken, gelme desek de gelen, gitme diye sızlansak da takmayan zaman aktı gitti. Önceki 'varan'lardaki kaliteye alışmış olan bu bünye, piyasadaki diğer tiyatro topluluklarını bir türlü beğenemedi. "Ne yapabiliriz, ya da kendimiz mi bir şeyler başlatsak" minvalindeki hararetli konuşmaların özneleri olan ekip arkadaşlarımla, artık gündelik sohbetlere döndük. Mecburen.. Kabullendik... Kendimi artık primlerini sahneyi özleyerek ödemiş emekli amatör oyuncu olarak görüyordum. Civardaki kahvehanelere gidip meddahlık mı yapsam diye tabii ki düşünmedim :)) Tek sahnem ev ya da arkadaş ortamlarındaki sessiz film oyunlarıydı. "Tiyatroya devam ediyor musun?" diye soranlara içim cızzz ede ede olumsuz cevap veriyordum. O arada çocuklarım okuma fişlerinden, iki bilinmeyenli denklemlere kadar ilerlemişti. Sayemde "olmak ya da olmamak" ile başlayan okuma maceraları, "A şehrinden saatte 60 km hızla çıkan bir araba, 500 km ötede dakikada 100 cc su dolduran bir havuz dolana kadar kaç saat geçer" gibisinden abuk mecralara ulaşmıştı. Yaniiii çocuklar artık liseli olmuştuuu :) Ne çok sahnesiz kaldığımı varın siz hesap edin gari... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;Tarih: Ekim 2009. İstanbul'dan çok yakın bir arkadaşım telefonla arıyor ve diyor ki: "Mügeee, İzmir'de de Müjdat Gezen Sanat Merkezi (MSM) açılıyormuşşş!!". "Zamaaan geeel geeel, ruhumun sesine geeel" diyen ben, fitili ateşleyip araştırmaya koyuldum. Kasım'da kaydoldum, Aralık'ta dersler başladı. Yaşları 16 ile 45 (bu tabii ben oluyorum) arasındaki bir sınıf insanla çalışmalara koyulduk. Ama sınıfı görseniz tam bir lise; bağıran çağıran, hocanın sözünü kesen, ödev yapmayan, ödevi erteletmeye çalışan bir grup içindeyim. Sınıfta yetişkin olarak, (bir hocamızın bize&amp;nbsp;taktığı isimle 'Ermişler' grubu), sadece 5 kişiyiz. Hemen örgütlenip, bu hengameyi susturma planları yapmaya başladık. 1 ay sonunda sınıf düzene girmiş, ödevlerin verdiği neşeyle ahenk içinde dans ediyordu (üzerlerine Elidor saç kremi sıktık dermişim). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yedi ay boyunca her Cumartesi ve Pazar oraya gittim. Her gidişimde uçarak... Bir kez bile "hastayım gidemeyeceğim", "öff bugün de canım hiç çekmiyor", "aa bu&amp;nbsp;Cumartesi de keyfime bakacağım", "misafirlerimizi Cuma değil de, Pazar günü kabul edelim"&amp;nbsp;vs demeden... Ev halkının da biyolojik ritmi benimkini destekleyince, evde yeniden ezberlerimi takip edecek birileri hep oldu. Ders günü herhangi bir resmi tatile ya da bayrama denk geldiğinde bile, vücudum bir eksiklik hissetti. Öyle günlerde okula doğru giden ruhumu zar zor geri döndürdüm. Sınıf arkadaşlarım bana önce Müge teyze derlerken, "ya biz sana teyze demekte zorlanıyoruz, Müge abla desek?&amp;nbsp;Hem senin neredeyse bizden farkın yok" demeye başladılar :))) Bunu duyan "ablacılar", o zaman biz de Müge diyeceğiz, haberin ola mektubu yolladılar. Hepsi başımla birdi. Hocalarıma da ben; bana lütfen 'Müge Hanım ve siz'&amp;nbsp;diye hitap etmeyin, ben sizin öğrencinizim, Müge daha hoşuma gider dedim. Ama ben onlara "hocam ve siz" demeyi asla bırakmadım. Böyle bir hitap derlemesinden sonra sınıf kaynaşmaları daha bir hoş oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;br /&gt;﻿ &lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;/div&gt;﻿ ﻿ Binaya girince her yerden gelen müzik, dans ve tiyatro sahne çalışmalarının sesleriyle, hani o hep imrendiğim "Fame" dizisinin ortamına sonunda kavuştuğumu hissederdim. Konservatuar ciğerinin&amp;nbsp;kapısında kedi olmuş ben, artık ciğerin bir parçası olmuştum. Tabii ki yine Shakespeare'siz olamayacak süreçler sonrasında, Moliere ile biten eğitimimizin son durağı sahneye bir oyun koymaktı (gerçi ben bu zamanları yaşarken de blog'a yazmıştım ama şu an yazdıklarım olayın farklı bir boyutu). Sınıf çok kalabalık olduğundan ve herkesin de iyi kötü bir rolü olmalı düşüncesinden yola çıkarak, çok da bilinmeyen bir oyuna hazırlandık. Oyundaki adım Neriman'dı ve köyün lafını esirgemeyeniydi. Ben hep oyunun sahnelenene kadarki prova aşamalarında çok eğlenmişimdir; herkes de aynı şekilde. Güldüğümüz belli olmasın diye kendimizi kasarken gözümüzden yaşlar süzülmesinden, tuvalete zor yetişmeye kadar varan bir prova dönemi geçirdik. Ha tabii arada hocamızın sinirlenmesi ile cezaya kaldığımız da oldu :))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;Haziran sonunda dersler ve oyunumuz bitmişti. Yedi ayın doygunluğu damar boyutunu aşıp, hücre düzeyinde hissediliyordu. Endoplazmik retikulum bile keyifle salınıp, hücre duvarına takılıyordu. Varan-III, diğerlerinin acısını sonuna kadar çıkarmıştı. E benim vasiyet de geçerliliğini kaybedince, avukatımla vasiyeti yırttık attık.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-5877335195581317638?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/5877335195581317638/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/tiyatro-tefrikasi-iii.html#comment-form' title='21 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5877335195581317638'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5877335195581317638'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/tiyatro-tefrikasi-iii.html' title='TİYATRO TEFRİKASI-3'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><thr:total>21</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-2284612150651990586</id><published>2011-01-12T16:45:00.000+02:00</published><updated>2011-01-12T16:45:04.499+02:00</updated><title type='text'>TİYATRO TEFRİKASI-2</title><content type='html'>Varan-1'in ardından kazım kazım kazındığımız bir sürece girdik. Damarda durmak istemeyen kan akmak için mecra arıyordu. Bürokrasi, maddiyat ve hafif dozlu politika bir araya gelip,&amp;nbsp;grubumuz dağıtılınca&amp;nbsp;sudan çıksak ancak bu kadar balık olabilirdik. "Kızım Olmadan Asla" haleti ruhiyesinde, çocuğumuz elimizden alınmış gibi kalakalmıştık. O zamanlarda sahnemizin bulunduğu binayı görmeye bile yüreğim dayanmıyordu. Her köşesinde bir anımızın, emeğimizin, telaş ve heyecanlarımızın göz kırptığı bir mekândı, ne de olsa. İçimizdeki gaz öyle yüksek volümdeydi ki, bunu atacağımız bir başka ortam bulamayacağımızı düşünemiyorduk bile. Telefonlarda ve o da yetmeyince buluşup toplantı yaptığımız zamanlarda orayı yeniden kazanmanın yollarını araştırmak ve üzerine gitmek üzere planlar yapıyor, girişimlerimizi de uyguluyorduk. Uzatmayayım, olmadı, olamadı, olduramadık, oldurtmadılar (çile çekmenin fiil çekimi haline gelmesinin bir örneği).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TS29OxTXAKI/AAAAAAAAAQQ/B7lt1VkZpkI/s1600/okulum.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TS29OxTXAKI/AAAAAAAAAQQ/B7lt1VkZpkI/s1600/okulum.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Güzel okulum&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ Acı haber tez gelir de, güzel haber daha geç geldi, ama geldi. Bizi çalıştıran hocalarımızdan biri, gruptan beşimize özel bir haber verdi: TOBAV (Tiyatro Opera BAle çalışanları Vakfı) amatör oyunculuk kursu açacaktı ve sınavla öğrenci alacaktı. Elenme ritüellerine alışkın olan biz, sınava koşa koşa gittik. Acayip yağmurlu bir Ekim&amp;nbsp;gününde, İzmir Kız Lisesi'nin tiyatro salonunun kapısında yığılan adayların arasına karıştık. Yanımda eşim, çocuklarım, ekip arkadaşlarım... İşin güzel yanı, sınavı kişisel olarak geçmeye değil, 'hep birlikte geçmeye' dua ediyorduk. Sınavı Devlet Tiyatrosunun değerli bir yönetmeni/oyuncusu ve Opera'nın gene değerli bir yöneticisi yapıyordu. İçeri girdim. Bir doğaçlama ve piyano başında yapılan bir kulak sınavı ile 10 dakika sonra dışarıdaydım. O gün de sınavdan hemen sonrasına ayarladığımız biletimle, İstanbul'a mesleki bir toplantıya gitmem gerekiyordu. Arkadaşlarımın sınavlarını bekleyemeden ama aklım onlarda kalarak ayrıldık. &lt;br /&gt;İki gün sonra gelen telefonda sevinç ve heyecandan sesi kendinden geçmiş arkadaşım, beşimizin de sınavı geçtiğini müjdeledi. O sevinçle toplantı binasını terk ettiğim gibi, kendimi İstiklâl'e attım. Önüme gelene "biliyor musunuz, sınavı geçtik!!!" diye bağırasım gelmişti. &lt;br /&gt;Çalışmalara yine aynı okulda başladık. Okuduğum okul olması bağlamında da hoş bir başlangıç olmuştu. Birkaç dersten sonra babamın kalp sıkıntıları artmaya başladı. Derse devam konusundaki disiplin nedeniyle, mazeret bildirip, katılamadığım zamanlar oldu. &lt;br /&gt;Elimde ödevim olan Shakespeare'in Romeo ve Jülyet'ini babamın uyuduğu zamanlarda ara ara okuyarak, hastane odasında refakat ettiğimin ertesi gecesi babam gitti. Akmak isteyen kan o gece yavaşlamaya, gün be gün donmaya, sonunda kurumaya kadar ilerledi. Bir gayret birkaç derse devam ettim, hatta ödev de verdim. Ama yok, ı ıhh, olmuyordu. Aklım giden babamda ve dirayetli ama üzgün annemde iken, konsantre olmakta zorlanıyordum. "O gün babanız ölse, sahneye çıkmak zorundasınız" diyen zihniyeti kabullenmek ne mümkündü. Hele de mesleğiniz değilse, her şeyden&amp;nbsp;üstün gelmiyorsa, düşünmeniz gereken başka öncelikleriniz ve sorumluluklarınız varsa. &lt;br /&gt;O değerli hocaların bana katabileceklerini gözüm görmez olmuştu. Üzülerek de olsa veda ettim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimde sınav geçmenin gururunu saklayıp yeni düzene ayak uydurma telaşına girdim. O günlerden çook sonra bir gün eşime şunu dedim ve şu an bile düşünürken hem içim sızlar, hem de gülesim gelir: "Bir kez daha tiyatro yapamazsam, vasiyet ediyorum. Mezar taşıma yazdır: Tiyatroya doyamadı." Hakikaten komik ama çok içten istedim bunu. &lt;br /&gt;Velhasıl-ı kelâm, Varan-2, birinciden çok daha kısa sürdü ve hüzünlü bitti. Ondan sonraki dönemler bol miktarda yazmakla geçti. Epey de verimli bir süreçti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aaa benim tiyatro serüvenlerim de amma melodram kıvamındaymış yahu. Yazdıkça bir hoş oldum.&amp;nbsp;Neyse merak etmeyin, daha güzel&amp;nbsp;anılarla bir sonraki tefrikada buluşacağız. Çünkü o&amp;nbsp;mezar taşı siparişime gerek olmadığını zaten birçoğunuz artık biliyorsunuz (ref: bol "-na'lı ödevler).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-2284612150651990586?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/2284612150651990586/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/tiyatro-tefrikasi-2.html#comment-form' title='17 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2284612150651990586'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2284612150651990586'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/tiyatro-tefrikasi-2.html' title='TİYATRO TEFRİKASI-2'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TS29OxTXAKI/AAAAAAAAAQQ/B7lt1VkZpkI/s72-c/okulum.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>17</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-8660254136961352342</id><published>2011-01-12T13:36:00.000+02:00</published><updated>2011-01-12T13:36:50.651+02:00</updated><title type='text'>MİMOLOJİK UÇUŞLAR</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“Okuma serüveninizde unutamadığınız, hayatınızın bir dönemine, özellikle de çocukluğunuz ve ilk gençliğinizin hayal dünyasının oluşumuna etki eden yazar kim? Hangi kitabı elinize aldığınızda döner gidersiniz o günlere?”&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mime cevap verdiğimde hangi kitabı yazarım diye düşünürken, iki kitap geldi aklıma. Aslında iki yazar: Aziz Nesin ve Kemalettin Tuğcu. İlkokuldayken kitaplarını en çok okuduğum iki yazar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿﻿ &lt;br /&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TS2NgZOsj2I/AAAAAAAAAQI/u_Gp_ji7_k8/s1600/aziz+nesin.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TS2NgZOsj2I/AAAAAAAAAQI/u_Gp_ji7_k8/s1600/aziz+nesin.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Benim okuduğumda kapak böyleydi.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿﻿ Aziz Nesin'inkilerden en çok aklımda kalan ve hâlâ bir cümlesini ara ara hatırladığım bir kitap: "Şimdiki Çocuklar Harika". Hatırladığım cümle de ilginçtir yani: "acaba ne yalan uydursam" :))) Dakika başı yalan senaryosu düşünen biri değilim, ama anne olup da çocuk büyütme rotasına oturduğumdan beri kendini hatırlatıyor. Çünkü bu soru cümlesini okuduğumda çok etkilenmiş ve acaba benim çocuklarım olduğunda da buna ihtiyaç duyarlar mı diye düşünmüştüm. Hah işte tam bu noktada şunu söyleyip kendimi temize çıkarmam lazım: kendim çocukken bu soruya cevap bulacağım diye debelendiğimi, daha doğrusu bu soruya gerek duyduğumu&amp;nbsp;hatırlamıyorum açıkçası (çünkü şahane yalan atardım diye algılanmasın ama :D). Yaptıklarımı yalanla soslandırmam ya da yumuşatmam gerekmedi hiç.O nedenle de bu cümleye şaşkınlığımdan dolayı olsa gerek, ki bu kadar unutmamış olabilirim (kendiyle, yazarak konuşan kadın). Daha o zamanlardan, değil portakalda vitamin, portakalı bile olmayan çocuklarımın bana yalan kıvırmak zorunda hissetmemelerini dilemiştim bir nevi. &lt;br /&gt;Kitabın geneli ise hem çocuklara, hem de büyüklere hitap eder. Zaten Nesin de, bu kitabı sadece çocuklar için yazmadığını belirtmiştir. Bu kitabın&amp;nbsp;iki farklı neslin birbirini anlama yolunda güzel bir yoldaş olduğunu düşünürüm. Hem çok eğlendirdiğini, hem de yukarıdan da anlaşılacağı üzere düşündürdüğünü söylemem yanlış olmaz; tüm Aziz Nesin eserleri gibi. Çocuklarıma belli bir yaşa geldikten sonra okumaları için aldığım kitaplardan biri oldu bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TS2NjX8zeYI/AAAAAAAAAQM/4-dcDY0Vg9c/s1600/yetim+mal%25C4%25B1.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TS2NjX8zeYI/AAAAAAAAAQM/4-dcDY0Vg9c/s1600/yetim+mal%25C4%25B1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Kemalettin Tuğcu kitapları için aynı tadı aldığımı söyleyemem. Bir sürü kitabını okumuş olmama için için üzüldüğüm de olmuştur. Çocuk kitabı olarak yazılmış bir eserin, ağlata ağlata okunması ne acıdır. Aklıma gelen ilk kitap adı "Yetim Malı". Ah be kardeşim, kahrımdan öle öle, gözlerimi ve burnumu sile sile okumaya da devam ederdim. O zamanlar bir&amp;nbsp;kitabı yarım bırakmayı ayıp sayar, saygısızlık addeder, yana yakıla da olsa bitirmeye bakardım. Tek faydası kendi yaşamıma şükretmeyi öğretmek olmuş olabilir, ama o yaşta da bunu ne kadar fark ettim Allah bilir... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların dışında da Ömer Seyfettin ve Rudyard Kipling'i anmadan geçemeyeceğim. "Diyet" ve "Orman Çocuğu" da etkilendiklerim arasındaydı. &lt;br /&gt;Aa tabii bizim neslin genç kızları hatırlarlar; Barbara Cartland kitaplarında kurduğumuz hayaller ve özenmelerin tadı da bir başkaydı değil mi? :)) O dönemlerde yazın hem ev işlerinden kaçayım diye, hem de kendimi gaptırıp goyverdiğim için yatağıma gömülüp gömülüp okurdum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili &lt;strong&gt;Herbirenk (]-[erbirenk)&lt;/strong&gt; beni mimlerken bu kadar coşacağımı düşünmemişti kesin :) Ben de düşünmemiştim ama içim çağladı, ben de dur demedim. Ve onun miminde ve sonrasında bahsettiği iki kitabın da değeri es geçilemez; söylemeden edemedim doğrusu ( &lt;a href="http://herbirenk.blogspot.com/"&gt;http://herbirenk.blogspot.com/&lt;/a&gt;&amp;nbsp;).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mim pasını kendi kale'mden şu üç kaleye uçurmak isterim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://meyraningemisi.blogspot.com/"&gt;http://meyraningemisi.blogspot.com/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://edebiyatelestiri.blogspot.com/"&gt;http://edebiyatelestiri.blogspot.com/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://delilerinteknesi.blogspot.com/"&gt;http://delilerinteknesi.blogspot.com/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-8660254136961352342?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/8660254136961352342/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/mimolojik-ucuslar.html#comment-form' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8660254136961352342'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8660254136961352342'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/mimolojik-ucuslar.html' title='MİMOLOJİK UÇUŞLAR'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TS2NgZOsj2I/AAAAAAAAAQI/u_Gp_ji7_k8/s72-c/aziz+nesin.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-5896275240870637300</id><published>2011-01-11T12:43:00.000+02:00</published><updated>2011-01-11T12:43:06.630+02:00</updated><title type='text'>EBEVEYN OLSAN DA GEL, OLMASAN DA :)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TSwYoSnV_eI/AAAAAAAAAQE/ecZ0XhecJXg/s1600/playbarn+logo.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TSwYoSnV_eI/AAAAAAAAAQE/ecZ0XhecJXg/s1600/playbarn+logo.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;"The Playbarn Magazine" dün yayına başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En güzel ve en kısa şekilde "The Play Barn Türkiye'deki ilk ve tek 'saatlik' oyun/eğlence/emanet işletim sisteminin markasıdır" şeklinde tanıtılan bu sistem sanal bir dergi çıkarmak istemiş. Ve işte karşınızda...&amp;nbsp; Anne-babalara yönelik içeriğiyle eminim "hımmm, vay be" diyeceğiniz birçok yazı bulacaksınız. İşin başında &lt;b&gt;http://sanatnotlari.blogspot.com &lt;/b&gt;ve &lt;b&gt;AJANDA&lt;/b&gt;'dan çok iyi bildiğiniz sevgili Sinem var. Yine güzel bir iş çıkarmış durumda. Hem ellerine sağlık, hem de tebrikler!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Link verme konusunda nasıl da başarısız olduğumu artık herkes fark etmiştir sanırım :))) O nedenle adresi yazıyorum; kopyalayın yapıştırın bir zahmet n'oolur :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bakmadan Geçmeyin, Okumadan Kapamayın, Üye Olmadan Gitmeyin. Valla bak çok şey kaybedersiniz. Hizmeti ekranınıza getirdik :))&lt;/b&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.theplaybarnmagazine.blogspot.com/&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-5896275240870637300?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/5896275240870637300/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/ebeveyn-olsan-da-gel-olmasan-da.html#comment-form' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5896275240870637300'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5896275240870637300'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/ebeveyn-olsan-da-gel-olmasan-da.html' title='EBEVEYN OLSAN DA GEL, OLMASAN DA :)'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TSwYoSnV_eI/AAAAAAAAAQE/ecZ0XhecJXg/s72-c/playbarn+logo.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-3808361958109886287</id><published>2011-01-07T13:37:00.001+02:00</published><updated>2011-02-07T14:49:46.819+02:00</updated><title type='text'>TİYATRO TEFRİKASI</title><content type='html'>﻿﻿﻿ &lt;br /&gt;﻿ &lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;﻿ ﻿﻿﻿ &lt;br /&gt;İlkokuldayken çocuk çocuk yazardım. Atatürk'e, Anneler/Babalar Gününe, 23 Nisan'a şiirler... Onları eski bir yazımda sözünü ettiğim, babamın daktilosunda temize çeker dosyalardım bir de. Bazen, annemi iş yaparken görüp, bizim için çalışıp durmasına kıyamayıp ona şiirler... Hatta hediye diye şiir verdiğim de çok olmuştur. Annem hâlâ saklar bazılarını. Üniversite yaşıma kadar yaptım bunu. Sonra büyüdüm :) Yazma tutkum şiirlerden hatıra defterlerine evrildi. Gençlik hallerimin "küçük sırlar" versiyonu başladı. O zamanlar bloglar olsaymış ne güzel olacakmış. Şiirler, hatıralar bir yana hiç bırakmadığım ve yazdım mı sayfalarca yazdığım mektuplarım asla eksik olmadı o yıllarda. Yazamadığım zamanlarda kasete konuşup yolladığım da oldu. Çene de bol ya, hiç zorlanmadım :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortasondayken konservatuarın tiyatro bölümüne&amp;nbsp;hazırlanmaya niyet ettim. Hem de hiç araştırmadan, soruşturmadan.. Sınavda bir fıkrayı oynuyormuşsun demişti, bir arkadaşım. Fıkra buldum; kendi kendime odaya kapanıp çalışırdım. Aslında o sırada da epey bir eğlendim. Amma velâkin, o yıllarda tiyatro oyunculuğu pek de parlak bir meslek değildi. Babam bu konudaki kaygısını anlattığında haksız bulamadım onu. O yüzden de fizik, kimya, biyoloji yollarına geri döndüm. O yollara düşmüş olmaktan hiç rahatsız olmadım, ama oyunculuk hep içimde kaldı; eninde sonunda yapmak istediğim bir arzu olarak. Çevrem hep "sen oyuncu olmalıydın" dedi durdu; gülümsedim geçtim. Tek kanallı yıllarda ERT adı altındaki Yunan kanalından "Fame" dizisini izlerken ekrana yapıştığımı hatırlıyorum; offf nasıl özenirdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversite, ihtisas, evlilik ve art arda iki bücürden sonra tek sahnem hayatın sahnesi idi. Prova bile yapamadan, ezbersiz, arada ezberi bozuk, dekor ve kostümü düşünemeden doludizgin geçen yıllardı onlar. Kendimizi unuttuğumuz yıllar. Her şey zamanında denir ya, işte o zamanlar da bunu gerektiriyordu. Çok yorulduk, geriye dönmek istemem ama "kariyer de yaparım, çocuk(lar) da"&amp;nbsp;derken de hiç şikayet etmediğim yıllardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımın altı ve sekiz yaşlarında olduğu yıl, o zamanki sekreterim olan, hâlâ da çok sevdiğim ve görüştüğüm tatlı kız, gazetedeki bir söyleşiyi bana haber verirken heyecanlıydı. Çünkü tiyatroya olan tutkumu ve yapabilme arzumu çok iyi biliyordu: bize çok yakın bir kültür merkezinde oyunculuk atölyesi açılıyordu. Verilecek eğitimden sonra, "Gençlik Tiyatrosu" oluşturacaklarından söz eden Ali Poyrazoğlu'nun sözleri başımın üzerinde kocaman bir ampul yaktı. Ama.. ama.. ben artık genç değildim ki.. Otuz yedi yaşımdaydım. Günü geldiğinde gittim Poyrazoğlu'nun huzuruna çıktım: "Çok istiyorum ama yaşım...". &lt;br /&gt;Konuşturmadı bile fazla: "Sendeki bu ilgi ve cesaret olduktan sonra tabii ki geleceksin. Hemen kaydol." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört aylık, amatörler için gayet de&amp;nbsp;sıkı bir eğitimden sonra sıra oyun çıkarmaya gelmişti. Ama eleme yapılması gerekiyordu; sınav yapılacaktı. Yüz kişiyle başladığımız atölye mevcudu birinci elemede elli kişiye, ikinci elemede on beş kişiye düşürüldü. Vee Eylül'de oyunun provaları başladı. Hangi role daha uygunuz ya da becerebiliyoruz diye seçmeler yapılırken, birçok bayan arkadaşım gibi benim de iki role hazırlanmam gerekti: ciddi ev sahibesi ile hafifmeşrep bir kadın. İkisini arka arkaya vermem lazımdı. Önce hafifmeşrepi oynadım, ayağımda yüksek topuklar ve ağzımda bir sakız. O bitti, diğerine başladım. Ayakkabıları çıkarmayı akıl ettim ama sakızı ağzımda unutmakla kalmayıp, ciddi hanfendüyü oynarken çiğnemeye de devam etmişim. Salondakiler yıkılıyor ama o kadar da ciddi bir parça ki, nesine gülüyorlar anlamıyorum. Replik hatam yok, tavırlarım ve beden dilim tamam... Sonuçta ciddi ev sahibesi rolüne uygun görüldüm :) Provaların zorluğunu, yorgunluğunu ve neşesini, prömiyer akşamının zevkini, alkışları, kutlamaları, aldığım tatmini anlatmam çok zor.&amp;nbsp;Eşimi ve çocuklarımı da provalara çağırırdım; biz çalışırken salonun bir ucundan içeri girdiklerini görünce nasıl sevinirdim. E ne de olsa evde ezber yaparken beni çalıştırıyorlardı ve velilerim olarak sonucunu görmeye&amp;nbsp;hakları vardı :) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci oyundan sonra, ikinciye de çalışıp, bütün kışı ev, iş ve sahne arasında mekik dokuyarak ama bir an bile gık demeden geçirdim. Yaza doğru bürokrasi ve siyasetin&amp;nbsp;oyununa gelen (kibarcası)&amp;nbsp;grubumuz dağıtıldı. "Olsun bu da yeter bana" diyemeyecek kadar gazımı almış olan ben ve arkadaşlarım şap gibi ortada kaldık. Oraya koştuk, buraya koştuk. I ıhh geri alamadık sahnemizi. Ama tozu bir kez işlemişti bünyeye. Onu da geri vermeye niyetimiz yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu "Varan 1" idi. Ama o zaman henüz bilmiyordum bunu. İlk ve tek deneyimim olacak sanıyordum. O hüzünle yazmalarıma geri döndüm.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-3808361958109886287?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/3808361958109886287/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/tiyatro-tefrikasi.html#comment-form' title='25 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3808361958109886287'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3808361958109886287'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/tiyatro-tefrikasi.html' title='TİYATRO TEFRİKASI'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><thr:total>25</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-9066765184019173624</id><published>2011-01-05T12:37:00.000+02:00</published><updated>2011-01-05T12:37:59.084+02:00</updated><title type='text'>KİM İSTER OSCAR MOSCAR.. BLOG ÖDÜLÜ VARKEN :)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TSRFePrxOJI/AAAAAAAAAP0/o9fVCGv8fFk/s1600/AwardStylish.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TSRFePrxOJI/AAAAAAAAAP0/o9fVCGv8fFk/s1600/AwardStylish.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Çok sevgili &lt;a href="http://cepaynasi.blogspot.com/"&gt;Cep Aynası&lt;/a&gt;&amp;nbsp;sağolsun bu şık ödülü yollamış. Ne kadar layık olduğumu bilmiyorum ama, düşünmesi beni çok mutlu etti. O bu ödülü fazlasıyla hak ediyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TSRG410a4mI/AAAAAAAAAP8/PIChtNZmiNU/s1600/awardsmile.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TSRG410a4mI/AAAAAAAAAP8/PIChtNZmiNU/s1600/awardsmile.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Ayrıca çok sevgili &lt;a href="http://lityum-lityummm.blogspot.com/"&gt;Lityumm&lt;/a&gt;&amp;nbsp;da bu tatlı ödülü paslamış. Ona çok çok teşekkür ederim. Sevindirdi beni. Gülümseten blog'una yakışır bir ödül almış o da. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ödül ve mim paslama konusunda geçen haftalarda epey bir liste ile "abartılar ödülü"nü aldığımı düşündüğümden, bu ödülleri paslamayacağım :)) Zaten benim blog arkadaşlarımın hepsi ödüllere layık diye düşünüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aralar çok meşgulüm. Konsantre olup yazmak zor geliyor. Kafamda dolaşan konular var gerçi. Şık ve gülümseten yazılarla dönüşüm muhteşem olsun diye beklemedeyim :))) E tabii ödülün hakkını vermek lazım di mi ama :)) "Şimdi sorumluluk daha fazla" diye bir klişe fırlatıp, köşeme geri döneyim :p&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-9066765184019173624?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/9066765184019173624/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/kim-ister-oscar-moscar-blog-odulu.html#comment-form' title='20 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/9066765184019173624'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/9066765184019173624'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2011/01/kim-ister-oscar-moscar-blog-odulu.html' title='KİM İSTER OSCAR MOSCAR.. BLOG ÖDÜLÜ VARKEN :)'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TSRFePrxOJI/AAAAAAAAAP0/o9fVCGv8fFk/s72-c/AwardStylish.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>20</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-8507248551067310216</id><published>2010-12-30T11:37:00.000+02:00</published><updated>2010-12-30T11:37:11.077+02:00</updated><title type='text'>Te be mutluluklar dilerim kızancıklarım ;)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRxOptKqOxI/AAAAAAAAAPw/uDvmQTy-lhk/s1600/kalpm.gif" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="159" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRxOptKqOxI/AAAAAAAAAPw/uDvmQTy-lhk/s320/kalpm.gif" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm blog aleminin yeni yılını kutlarken, sevgili http://miyozu.blogspot.com/&amp;nbsp;dan gelen bu güzel kalpleri sizlere öpücüklerimle yolluyorum.. Sağol Zuzu'cum :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlığın, sevginin, mutluluğun, huzurun, başarının, paranın ve yazılarımızın eksilmediği çooook güzel bir yıl olsun, hepimiz için...&amp;nbsp;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalpleri ve dileklerimi yollamak için 7 kişi seçmem istenmişti ama ben seçemeyeceğim sanırım; içimden öyle çağladı... Blog'um sayesinde tanıdığım ve sevdiğim herkese çağlatıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizleri blogcunun özlü sözleri ile başbaşa bırakıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Blogsuz hayat çöle benzer.&lt;br /&gt;Blogunu sev, yazını koru.&lt;br /&gt;Blog yaşken eğilir.&lt;br /&gt;Blogu görmeden klavyeni kapama.&lt;br /&gt;Ey Türk blogcusu, birinci vazifen...!&lt;br /&gt;Blog girmeyen eve, Facebook girer.&lt;br /&gt;Blog tüm iyiliklerin anasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;:)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-8507248551067310216?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/8507248551067310216/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/te-be-mutluluklar-dilerim-kzancklarm.html#comment-form' title='38 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8507248551067310216'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8507248551067310216'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/te-be-mutluluklar-dilerim-kzancklarm.html' title='Te be mutluluklar dilerim kızancıklarım ;)'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRxOptKqOxI/AAAAAAAAAPw/uDvmQTy-lhk/s72-c/kalpm.gif' height='72' width='72'/><thr:total>38</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-8964810717781345916</id><published>2010-12-28T12:54:00.000+02:00</published><updated>2010-12-28T12:54:36.966+02:00</updated><title type='text'>NiNA, KatheriNA, SvetlaNA.. ne na na na :)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRm_zK8JjuI/AAAAAAAAAPk/M_ZTBz-CkU8/s1600/%25C3%25A7ehov.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRm_zK8JjuI/AAAAAAAAAPk/M_ZTBz-CkU8/s1600/%25C3%25A7ehov.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Çehov'dan sonra şizoid dürtülerimizi galeyana getiren başka çalışmalarla tiyatro yolculuğum devam etmekte. Çehov'un melankolik ve depresif&amp;nbsp;Nina'sından sonra, Shakespeare'in 'Huysuz Kız'ı Katherina ile tam bir pastörizasyon yaşadık. Nina karakterine bürünmek için ruhsal dip vurmalara adapte oluciiiz diye, kendimizi zorla bunalıma sokalım derken, Katherina ile şirret, ağzı bozuk, şımarık, enerjik&amp;nbsp;ve ukala bir moda girmemiz gerekti. E bu da bünyede Pınar süt etkisi yaptı tabii :)) Sıcak soğuk şoklaması ile Nina'da kalan yüzümüzün, bir yanı sarkarken, diğer yanı Katherina ile 'kalk gidelim' diyordu. Bir nevi Mona Lisa etkisi deyip geçelim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRm_nAh0qNI/AAAAAAAAAPg/hYIua8yuH2c/s1600/shakespeare.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRm_nAh0qNI/AAAAAAAAAPg/hYIua8yuH2c/s1600/shakespeare.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Bunların arasında diğer hocamızın verdiği ödevlerden biri de oyuncak ödeviydi biliyorsunuz. Svetlana olacağım derken, ortaya karışık babında, içimden rus aksanlı bir ingiliz dışarı fırlamak istemedi değil hani. Yalnız oyuncak ödevi gerçekten de ilginç devam etti. Çünkü her birimizin oyuncağından çıkan karakterleri kendimize uyarlamamız, yani o oyuncağımız biz olmamız istendi. Ben artık bir Svetlana idim. Ona verdiğim geçmişi, karakteri, genel duruş ve postürü, konuşma tarzını kendim oynamam gerekti. Üstüne üstlük, her birimiz o oyuncağın karakteriyle doğaçlama oynamaya maruz bırakıldık :)) Gerçekten de çok ilginç, komik ve beklenmedik sonuçlar çıktı. Hocamızı bu da kesmedi; herkes birer kez diğerinin oyuncağına büründü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyuncakların ardından verilen ödev ise, kendi seçtiğimiz bir oyundan 3-4 dakikalık bir monolog ezberleyip, oynayacak hale gelmek idi. Ona bak, buna bak derken, ben Ariel Dorfman'ın "Ölüm ve Kız" adlı eserinde karar kıldım. Oyundaki ana karakterlerden Paulina'yı çalıştım. Oyun başlı başına çok derin anlamlı idi. Paulina da Nina ile Katherina arası bir karakterdi. Yani bir yanıyla depresif, diğer yanıyla cazgır. O yüzden zor olmadı, ama çok etkilendiğimi söylemem lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRnAlZDflaI/AAAAAAAAAPo/7CDeWyUJ_aU/s1600/%25C3%25B6l%25C3%25BCm+ve+k%25C4%25B1z.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRnAlZDflaI/AAAAAAAAAPo/7CDeWyUJ_aU/s1600/%25C3%25B6l%25C3%25BCm+ve+k%25C4%25B1z.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Oynanacak karaktere girebilme yöntemlerini anlatırken, hocamızın bize yaptırdığı bir tarz meditasyonda,&amp;nbsp;herkesin kendi monologundaki karakterin yerine geçmesini istedi. Çalışma bitip de, gözlerimi açtığımda aynen Paulina gibi ruhum acıyordu. Çünkü Şili'de diktatörlük zamanında yoğun işkenceye maruz kalmış ve bunun etkilerini üzerinden atamamış biriydi. Bu çalışmanın ardından&amp;nbsp;monologumu vermemden sonra, izleyen arkadaşlarım ve hocam da bunu fark etti; herkes Paulina'yı gördü. Ders bitip de salondan çıkana kadar bendeki etkisi sürdü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir toplama yapacak olursam,&amp;nbsp;iki üç&amp;nbsp;hafta içinde 13 farklı tipe girdik çıktık. Gündelik konuşmalarımızın arasına sürekli bu tiplerin konuşmaları kaçtı durdu. Şu an hiçbiri kalmadı bünyemde... Sadece duygu belleğime saklandılar. Sırada Arthur Miller'ın "Cadı Kazanı" ve Tennessee Williams'ın "Arzu Tramvayı" var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Şizofreniye bir iki" tramvayına bindik gidiyoruz :))&amp;nbsp;Ama bunun ruh, beden ve zihin kompleksine yaptığı faydayı anlatmam mümkün değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat ettim de tüm karakterlerin adı "na" ile bitiyor!! Amma rastlantı... Tamam başlık şu an belli oldu.&lt;br /&gt;Bu arada yukarıdaki afiş tabii ki bize ait değil. Biz kiiiim, AST'da oynamak kim :) Bira sevmem demiştim ama araya Efes reklamı da almışım :))))&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-8964810717781345916?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/8964810717781345916/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/nina-katherina-svetlana-ne-na-na-na.html#comment-form' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8964810717781345916'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8964810717781345916'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/nina-katherina-svetlana-ne-na-na-na.html' title='NiNA, KatheriNA, SvetlaNA.. ne na na na :)'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRm_zK8JjuI/AAAAAAAAAPk/M_ZTBz-CkU8/s72-c/%25C3%25A7ehov.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-6277129328209780813</id><published>2010-12-27T17:22:00.001+02:00</published><updated>2010-12-27T17:24:12.226+02:00</updated><title type='text'>12 SORU.. KAÇ DOĞRU?</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRiuh2-mLVI/AAAAAAAAAPc/EbpdKED1HuI/s1600/kav%25C5%259Fak.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRiuh2-mLVI/AAAAAAAAAPc/EbpdKED1HuI/s1600/kav%25C5%259Fak.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;"Senin için doğru olanı sevmeyi öğrenmek.. sevmek.. kabullenmek.. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan kendi için doğru olan herşeyi sever mi? Sevemeyebilir, ama mantığın iteklemesiyle, ya da mahalle baskısıyla seviyormuş gibi görünebilir. Aslında bilir ki, o onun için doğrudur, güzeldir, sorunsuzdur, garantilidir, risk taşımaz belki... Hatta uzun yıllar buna gerçekten inanmış ve öyle de yaşamıştır. Ama bir zaman gelmiştir ki, o onun için ne kadar doğru gibi görünürse görünsün, o artık o doğrudan sıkılmıştır, bıkmıştır. Ha o zaman o onun için artık doğru olmayan olabilir mi? Ya da doğruluğunu göremeyecek hale mi gelmiştir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu birçok değişik&amp;nbsp;hayat deneyimine&amp;nbsp;gönderme yapılabilecek bir konu. Diyebilirsiniz ki,&amp;nbsp;deneyime göre değişir. Haklı da olursunuz. Meslek olabilir, yaşanan mekan olabilir, hatta yaşanan şehir, evlilik, ya da her türden insan ilişkileri... Hepsi için cevaplar da değişebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel geçer doğrular zaman içinde evrilip, artık doğru olmaktan çıkarsa ya da çıkmış gibi görünürse&amp;nbsp;ne hissedilir? Size göre doğruluğu sorgulanır olan bir şey, dışarıdan bakana göre hâlâ doğru gibi görünebilir. İnsanın kendini sorgulayası gelmez mi?: "yanlış mı düşünüyorum acaba?" diye... Şımarıklık gibi görünmez mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kavşakta durup hangi yolu seçeceğini bilemeyen insanın cesaret bakiyesi devreye girer anında. O eski doğruyu arkada bırakıp, yeni doğrusuna mı koşmalı? Veya başa sarıp, "senin için doğru olan bu diyorlar, bunu yeniden sevmeyi öğren" mi demeli? Aslında her ikisi de cesaret ve yürek istemez mi? İkinciyi seçmek kolaycılık mıdır? Birinciyi seçmek dengeleri bozmak mıdır? Sizin yeni doğrunuz, eski doğruda kalanların dengesini bozuyorsa, nereye kadar ilerlemek gerekir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat koca bir soru işareti olduğunu hatırlattığı sürece, elimizden kayıp gitmesine izin vermemek gereken tek şey "kendi"miz olmalıyız galiba. Ama bencilliğin de bir dozu var değil mi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;:)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-6277129328209780813?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/6277129328209780813/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/10-soru-kac-dogru.html#comment-form' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6277129328209780813'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6277129328209780813'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/10-soru-kac-dogru.html' title='12 SORU.. KAÇ DOĞRU?'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRiuh2-mLVI/AAAAAAAAAPc/EbpdKED1HuI/s72-c/kav%25C5%259Fak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-8102614777484314196</id><published>2010-12-24T12:48:00.001+02:00</published><updated>2010-12-24T13:05:47.678+02:00</updated><title type='text'>BAK BAKALIM, BELKİ MİM'İN VARDIR BURADA</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRR5RwUVimI/AAAAAAAAAPU/diPHThe26HU/s1600/central+perk.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="120" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRR5RwUVimI/AAAAAAAAAPU/diPHThe26HU/s320/central+perk.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;u&gt;2010 yılında mutlu olduğunuz şey nedir?&lt;/u&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek şey yazılacaksa tiyatroya geri dönmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;u&gt;2010 yılı sizin için nasıl bir yıldı?&lt;/u&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk yarısı gergin ve sıkıntılı.&lt;br /&gt;İkinci yarısı hazmetmiş ve güvenli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;u&gt;2011'e nasıl girmek istersiniz?&lt;/u&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutkan olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;&lt;em&gt;2010 yılında yapmayı isteyip yaptıklarınız ve yapamadıklarınız nelerdir?&lt;/em&gt;&lt;/u&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptıklarım: &lt;br /&gt;Daha çok yazmak, &lt;br /&gt;Sahneye çıkmak, &lt;br /&gt;Yabancı öğrenci misafir etmek,&lt;br /&gt;Saçımı daha da uzatmak :)&lt;br /&gt;Bir sürü blogdaşıma mim paslamak :)))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapamadıklarım: &lt;br /&gt;İnsanlardaki madalyonun ters yüzünü gördüğümde istediğim gibi şarlayamamak,&lt;br /&gt;Türk insanına düzenli diş fırçalatabilmek (her sene değişmeyen şey),&lt;br /&gt;Spor yapabilmek,&lt;br /&gt;Hiç bilmediğim bir köye ya da kasabaya 1 haftalığına gidip, insanlarıyla konuşup, hayatlar görmek.&lt;br /&gt;Daha çok film izlemek,&lt;br /&gt;Vicdanıma daha az kulak vermek,&lt;br /&gt;Bira içebilmek,&lt;br /&gt;Sohbetlere 2 saatten fazla dayanabilmek,&lt;br /&gt;Kendime artık şaşırmamak,&lt;br /&gt;Pulitzer ya da Oscar ödülü almak :pp&lt;br /&gt;Brownie'yi daha çok kabartmak,&lt;br /&gt;Hünkar beğendi yapmak,&lt;br /&gt;Her gittiğimde mutlaka bir arkadaşımı gördüğüm bir kafeye dadanmak (Friends dizisine özenti),&lt;br /&gt;Denize daha çok girebilmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsine bir sürü şey yazabileceğimi görüp, kendimden ürktüm :D &lt;br /&gt;O yüzden bu kadar yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşbu mim sevgili &lt;strong&gt;Minimalist&lt;/strong&gt;'ten geldi. Sağolsun, hem kolay, hem düşündürücü ve eğlenceli bir mim oldu. Ben de mimi aşağıdaki dostlara paslayıp, merakla beklemeye koyuluyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leylak Dalı&lt;br /&gt;Cep Aynası&lt;br /&gt;Sanat Notları&lt;br /&gt;Başçavuşun Beygiri&lt;br /&gt;Syrakusa &amp;amp; Beter Böcek&lt;br /&gt;Lafanino&lt;br /&gt;Didem'in blogu&lt;br /&gt;Momentos&lt;br /&gt;Ben Nessuno&lt;br /&gt;Aynadaki Aksim&lt;br /&gt;Miskin&lt;br /&gt;Zuihitsu&lt;br /&gt;Ozan Kayra&lt;br /&gt;Pandora&lt;br /&gt;Silvie_Ribel&lt;br /&gt;Hayat İzlerim&lt;br /&gt;Öykü&lt;br /&gt;Deli Anne&lt;br /&gt;Anne Kaleminden&lt;br /&gt;Aslı Hayvanı&lt;br /&gt;Asuman Yelen&lt;br /&gt;Aydan Atlayan Kedi&lt;br /&gt;Deliler Teknesi&lt;br /&gt;Dalgaları Aşmak&lt;br /&gt;Depresif Ayu&lt;br /&gt;Ebruli Günce&lt;br /&gt;y.&lt;br /&gt;Tomrukcan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(nıhahahha bunu da daha yazabileceğimi fark edip, kendime kızdım.. Her zamanki gibi isteyen yapar, istemeyen dağınık bırakır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öperim herkesi son tahlilde ;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-8102614777484314196?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/8102614777484314196/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/bak-bakalim-belki-mimin-vardir-burada.html#comment-form' title='32 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8102614777484314196'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8102614777484314196'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/bak-bakalim-belki-mimin-vardir-burada.html' title='BAK BAKALIM, BELKİ MİM&apos;İN VARDIR BURADA'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRR5RwUVimI/AAAAAAAAAPU/diPHThe26HU/s72-c/central+perk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>32</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-6254527455744999412</id><published>2010-12-22T12:51:00.000+02:00</published><updated>2010-12-22T12:51:34.901+02:00</updated><title type='text'>AYNAYA BAK</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRHXKvBws7I/AAAAAAAAAPQ/ROBIkJxENus/s1600/veresiye.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRHXKvBws7I/AAAAAAAAAPQ/ROBIkJxENus/s1600/veresiye.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;YA&lt;/span&gt;şamı &lt;span style="color: red;"&gt;G&lt;/span&gt;eciktirme &lt;span style="color: red;"&gt;U&lt;/span&gt;zmanlarından bahsedeceğim bugün de (YAGU). Tadını çıkarmak, değerini bilmek, zamanın geçtiğini fark etmek, yaşamın her an bitişe yaklaştığını görmek, "bugün git, yarın gel", "emekli olunca yaparım" ya da "çocuklar bir büyüsün de.." dememek, kendini kale almak ==&amp;gt; işte bunlardan haberi olmayan ya da kulak asmayan insanlardır bunlar. "Dile benden ne dilersen" diye soran bir cin olsa karşılarında, ne diyeceğini bilemeyenlerdir. İsteklerinin gerçekleşemeyecek olmasına olan inançlarından dolayı belki de. Ya da gerçekleşecek olsa bile, kendinden başka kimseye iyi gelmeyeceğine olan endişeleri olabilir.&amp;nbsp;Yoksa bencil davranmakla suçlayabilirler kendilerini. Bir tek kendisi için iyi olan bir şeyi neden istesinler ki... Halbuki bilmezler ki, onlara iyi gelen şeyle parlayacak olan yıldızları çevresindekileri de aydınlatacaktır.. Kim bilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ânın tadı nasıl çıkar? &lt;br /&gt;Bir şeyin/kişinin değeri nasıl bilinir?&lt;br /&gt;Zaman aslında dünyadaki en kıt şey midir?&lt;br /&gt;Nereden bilinsin, yaşam belki de o kişi için çok uzun...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamyon yazısını deforme eder&amp;nbsp;gibi: bugün KENDİN için ne yaptın? En son ne zaman kendin için bir şey yaptın? Ne kadarı gerçekten SADECE KENDİN içindi? Hadi yaptın diyelim, kendini suçlu hissettin mi? Hissettiysen, etrafın için yapmak zorunda olduklarının sayısını mı artırdın o zaman da? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çarklara çomak sokmak istedin mi hiç? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En son ne zaman gerçekten CESUR oldun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendin olmaya gücün, kendinle yüzleşmeye cesaretin var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi hepsini yaptın diyelim, kendini taşımaya hazır mısın? Sonuçlarıyla baş etmeye? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pişman olursan, kendine olan kızgınlığına gem vurmaya mı çalışacaksın, ya da kendini affedecek misin, veya "istedim ve yaptım" diyerek gururla kabullenecek misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorumluluk için, "yaptıklarının sonuçlarına katlanmaktır" diyorlar. Yeterince sorumluluk sahibi misin? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa kimseden korkmadığın kadar, kendinden mi korkuyorsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa sen de mi bir YAGU'sun?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-6254527455744999412?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/6254527455744999412/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/aynaya-bak.html#comment-form' title='16 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6254527455744999412'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6254527455744999412'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/aynaya-bak.html' title='AYNAYA BAK'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRHXKvBws7I/AAAAAAAAAPQ/ROBIkJxENus/s72-c/veresiye.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>16</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-3419413718155963725</id><published>2010-12-21T13:56:00.000+02:00</published><updated>2010-12-21T13:56:07.445+02:00</updated><title type='text'>BEKLE BENİ YENİ DÜNYA</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;29 yıl öncesine, eskiden seyredilmiş ama hiçbir ayrıntısı unutulmamış bir film gibi bakabilmek, bu arada yaşananlar ister mutlu, ister mutsuz olsun, insanın gözlerini uzağa konuşlandırıp, hafif bir bıyıkaltı gülümsemesine neden oluyor. Kimin, yetişkin olma yolundaki çırpınışlar, havailikler, kendini “tamam oldum ben artık” sanmalarla bezeli 17 yaş hikayesi yoktur ki.. 46 yaşına gelen ve bu zaman zarfında 2 çocuk sahibi olan ben, kendi çocuklarımı “yaşadığım deneyimleri onlar da yaşasın” deme cesaretini gösterebilir miyim bilemiyorum (Anne olmak yok mu, çok zor iş!) Ama kesin olan şu ki, yaşanan herşey, anlatmakla ya da dinlemekle değil, insan kendi yaşadıkça anlam ve değer kazanıyor. Sanırım şu andan itibaren kendime söz vermeliyim ki, çocuklarıma yol gösteririm ama yoluma çekmem; yapmışımdır ama yap demem, yapmamışımdır ama yapma demem. Sadece uzaktan seyredip, kumandayla kanal değiştirir gibi ipleri elimde tutma sığlığını göstermem, göstermemeliyim. Onlara kendine güveni ve başkasına da yerinde güvenmeyi öğretip, doğaya salıvermeliyim. Galiba benim annem-babam da bana bunu yapmışlardı. Bunu bu kadar geç anlamanın nedeni insanoğlunun “yaşamadan anlamama” formatında yaratılmasından olsa gerek.. Onları daha yeni yeni anlayabiliyorum; ne de zormuş evlattan geçici de olsa kopmak. Geleceğine katkısı olacağı garantisini elinize tutuştursalar dahi, o yıllarda özellikle 17 yaşındaki bir kızı taa Amerika’lara yollamak yürek ister. Yüreklerini öptüğüm insanlar! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRCTIgOAJCI/AAAAAAAAAO0/1Mun_q_nQBw/s1600/amerika.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRCTIgOAJCI/AAAAAAAAAO0/1Mun_q_nQBw/s1600/amerika.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Biz lise, hatta üniversite öğrencisiyken, gençlerin yurtdışına gitmeleri hem şimdiki kadar kolay kabul edilebilir değildi, hem de koşullar uygun değildi. O yüzden, o yıllarda (80’ler) yurtdışına gitmenin değeri de büyüktü. İletişim olanaklarının şimdiye oranla çok kısıtlı oluşu, ebeveynlerin evlatlarını uzaklara göndermedeki çekincelerini de haklı gösteriyordu. Düşünsenize, ne e-posta var, ne cep telefonu var; bırakın bunları, ne de evinizden direkt arayabileceğiniz bir telefon sistemi var: santral sırası beklenirdi büyük şehirlerde bile. İnsanın aklı almıyor şimdi bunları düşününce, ama sanırım dünya da bu kadar kirlenmemişti ve dolayısıyla “endişe ve korku” hayatımızdaki yerini böylesi sağlamlaştırmamıştı. O zaman için uzağa yakınınızı yollarkenki tek sıkıntı, hastalık olursa ne olacak idi sanki. İşte benim ailem de öncelikle bunu dert ederek, beni ucunda Amerika’ya gitme ve orada 1 sene bir aile yanında kalma olan sınava sokarken bunu düşünüyordu en başta. E tabii sonra da, yanında kalacağım ailenin nasıl insanlar olabileceği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen misin sınava sokan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. sınavı kazanıp da, 2. sınava giderken, anneme söz üstüne söz veriyordum: “Anne, merak etme, kazansam da kesinlikle hiçbir yere gitmeeeem!! Zaten üniversite sınavını da kazanırsam, yurtdışına gidip de sene kaybetmeyi göze alamam.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1981’in şubat ayı idi. Okulda duyurulan AFS sınavı tarihi gelip çatınca annemle de çatışır olmuştum. O, kendini annelik kıskacına kaptırmış durumda, benim her zamanki gibi cesaretime sarılıp karşılarına çıkmamdan ve tükenmek bilmeyen enerjimin akışından kurtulamayacağımdan endişe ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derslerimde başarılı oluşum, özellikle sınıf arkadaşlarım tarafından bu sınavın da üstesinden geleceğim kanısını uyandırmıştı. Hani derler ya: “arkadaşlarımın teşvikiyle katıldım bu yarışmaya” diye... O hesap.. Yine de sadece onların itmesiyle olacak iş değildi; ha işe yaramadı mı, yaradı ama ben de özgüven patlaması içindeydim. 1 yıl boyunca hiç tanımadığım bir ülkede, kültürde ve yaşam tarzında, hiç tanımadığım bir evde, yabancı bir aileyle kalacak olma olasılığı beni hiç ürkütmüyordu. Üstelik ömrümde ilk kez sadece ingilizce konuşma zorunluluğuna girmek düşüncesi de vız gelip tırıs geçiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;Ben anneme “valla gitmem” sözleri veredurayım, feci soğuk bir şubat günü saatlerce beklediğimiz, 2. aşama olan sözlü sınav sonrasında ablamla eve döndük. Öyle üşümüştüm ki, vücudumun kırıklığından ve yorgunluktan bitap kendimi yatağıma attım; saatlerce uyudum. Akşamüzeri AFS gönüllülerinden, ki bu kişiler daha önce aynı yollardan geçerek AFS öğrencisi olarak A.B.D.’de 1 yıl kalıp dönmüş kişilerdir, bir telefon geldi. Verdiğim sözler hafif hafif buharlaşmaya başlıyordu, çünkü sınavı kazanmıştım ve ilk bizi ziyarete geliyorlardı. Bana ve aileme, gitmenin ne demek olduğunu, ayrıca AFS yönetimine ne görevler düştüğünü anlatmak üzere geleceklerdi; yani tam bir “haklar-görevler” semineriydi. O ana kadar sesini çıkarmayan babam, bu isteği gururla kabul etti. Aslında bu haber hepimizi sevince boğdu. Ben hemen o gün sınavda giydiğim, yegâne elbisemi yeniden giydim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRCVTKZKVfI/AAAAAAAAAO4/el22mAGN97o/s1600/elbise-.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRCVTKZKVfI/AAAAAAAAAO4/el22mAGN97o/s1600/elbise-.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;O gece, eski AFS’liler olan bir bay ve bayanın bizi aydınlatması ağırlıklı güzel bir gece geçirdik. Anlattıkları herşey gözlerimi parlatıyordu. Yavaştan “boşver verdiğim sözleri, sözünü tutmayan ne ilk ne de son insan ben olacağım” diyerek geçirdim saatleri. Onların ardından kapıyı kapatıp da, annem, babam, ablam ve ben başbaşa kaldığımız dakika “ben gidiyorum, bu fırsatı kaçıramam!” dedim. Ve babam ilk kez bir yorum yaptı: “Evet bence de gitmeli.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-3419413718155963725?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/3419413718155963725/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/bekle-beni-yeni-dunya.html#comment-form' title='20 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3419413718155963725'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3419413718155963725'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/bekle-beni-yeni-dunya.html' title='BEKLE BENİ YENİ DÜNYA'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TRCTIgOAJCI/AAAAAAAAAO0/1Mun_q_nQBw/s72-c/amerika.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>20</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-6119551718040279439</id><published>2010-12-20T16:21:00.001+02:00</published><updated>2010-12-20T23:10:10.705+02:00</updated><title type='text'>BU MİM BAŞKA MİM--KURGULATAN MİM</title><content type='html'>Talimatname:&amp;nbsp;Önce şu adrese gidilecek,sonra gelinip buradan devam edilecek. Hatta ayrıca diğer devam yazıları da iyice merak edilip, onlara da ziyaret yapılacak. "Aynadaki Aksim" ödev verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://aynadakiaksimhepvazgectibenden.blogspot.com/2010/12/kurgusal-mim.html"&gt;http://aynadakiaksimhepvazgectibenden.blogspot.com/2010/12/kurgusal-mim.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;********************************************************************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQ9mJS47jlI/AAAAAAAAAOw/aPsaLVuezrs/s1600/eleni-.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQ9mJS47jlI/AAAAAAAAAOw/aPsaLVuezrs/s1600/eleni-.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt;"&gt;Annesiyle babasının aşkına tanık olarak geçirdiği çocukluk ve gençlik yıllarının sonunda, Eleni’nin hayalinde hep onlar gibi bir aşk yaşamak vardı. Başka türlüsünü görmedi kadın ile erkeğin ilişki çarkında; hep hayranlık, hep sevgi, hep aşkın en dirisi, hep en içteninden hayat paylaşma. Kendine de, babasının annesine baktığı gibi bakan, her defasında sanki ilk kez görüyormuş gibi şaşıran, şaşkınlığında gözlerindeki aşkı okunan bir sevda dilemişti Tanrı’dan.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt;"&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Dimitri… Balıkçı Anreas’ın sessiz ve utangaç oğlu… Kasabanın tepesindeki evlerinden aşağı, taş binadaki okuluna, her sabah Elenilerin tarçınlı-zencefilli kurabiyelerinden alır da giderdi. Tepeden aşağı öyle hızla koşardı ki, Angelino’nun dükkânına vardığında nefes nefese olurdu. Pencere pervazları masmavi dükkân, Elenilerin evinin alt katıydı. Kurabiyelerin kalp şeklinde olanlarından isterdi hep. Annesi kurabiyelere katık etsin diye minik bir mataraya yeni sağılmış keçi sütü koyardı. Eleni de her sabah kahvaltısını dükkânda ederken, Dimitri’nin içtiği süte imrenerek bakardı, çünkü Airla ona hep çay verirdi. Çocukluk işte, her okuldan dönüşte ve her gece uyumadan önce kana kana içtiği keçi sütü ona yetmiyordu da, bir başka çocuk içerken aklı kalıyordu. Eleni’nin Dimitri ile dertleştiği ilk şey bu olmuştu. Paylaştıkları ilk şey de Dimitri’nin sütü… Artık sadece kendilerinin bildiği bir sırları vardı. Kahvaltıları bitip de okulun patikasına doğru yöneldikleri gibi, sağdaki evin duvarını döner dönmez, matarada kalan sütü Eleni içerdi. Kikirdeşip koşarlardı okula. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Annesi kadar güzel bir genç kız olduğunda, artık yaşlanmaya başlamış babasına dükkânda daha çok yardım eder olmuştu. Annesi ise meyhane yıllarının bedelini öder gibi, karaciğerinden hasta olmuş ve günlerin çoğunu evde hasta geçirirdi. Dönem dönem girdiği akut hastalık süreçlerinde günlerce şehirdeki hastanede yatardı. Ona kendi refakat etmek isteyen Angelino’da da kuvvet yoktu ki gitsin. Aklı babasında kalmakla birlikte Eleni annesiyle hastaneye gider, günlerce iyileşsin diye beklerdi. Giderken de kasabalarındaki birkaç iyi şoförden biri olan Dimitri’den yardım isterdi. Avladıkları balıkları şehre satmaya götüren delikanlının mavi kamyonetine binerler, eski günlerden laflayarak sıkıntılarını bir nebze dağıtırlardı. İşte birbirlerine karşı yıllardır sakladıkları aşklarının su yüzüne çıktığı zamanlardı bunlar. Eleni iki saatlik yol boyunca delikanlıya ikram etmek için, onun sevdiği kurabiyelerden doldururdu çantasına. Hem artık sadece bu kurabiyeleri değil, dükkânlarında sattıkları her şeyi kendi yapar olmuştu. Dimitri de keçi sütü getirirdi yanında. Kızla oğlanın ortasında halsiz oturmakta olan Airla’nın gönlünde kızıyla bu delikanlının evlenmesinin ne kadar uygun olacağı hayali vardı hep. Ölmeden görebilmeyi dua ederdi. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;Sanki bu duayı duymuşcasına Dimitri bir gün Eleni’ye elinde demet demet leylak dallarıyla geldi. Kızın menekşe gözlerindeki pırıltı ile delikanlının zeytin gözlerindeki ateş fütursuzca birleşti o gün. Sanki zaman durmuştu. Eleni kendinden çıkmış annesi olmuş, Dimitri de babası olmuştu. Başını hafifçe yukarı kaldırıp hızlıca Tanrı’ya gülümsedi, teşekkür etti bu aşk için. Dimitri’nin ailesinden başka kimsenin gelemediği evlerinde, Airla’nın ölüm döşeğinin dibinde papaz efendiyle nikâhları kıyıldı. Airla bundan on beş gün sonra, elleri kızı ve bir tanecik aşkı Angelino’da, başında çok sevdiği damadıyla huzur dolu olarak uçtu gitti. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar boyu birlikte yaşadılar. Bir kız, bir de erkek çocukları oldu. Dimitri’nin annesi ve babası yardımcı oldular her zaman. Hem çocukların büyümesine, hem de Angelino’ya yoldaş olmaya. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir gün Dimitri dönemedi şehirden. Eleni’nin kasaba dışına taşan ünüyle, şehre sadece balık değil, artık büyümüş olan kızlarının eliyle hazırladığı minik kutularla kurabiyeler de taşınır olmuştu. Eleni bir denize, bir tepedeki eve bakarak saatlerce bekledi aşkını. İçinden çıkamayan gözyaşları doldurdu göğsünü. Saklanıp sütü paylaştıkları evin kenarından dönüp de gelecek olan kamyonetin ışıklarını bekledi durdu. Tahta sandalyenin üstünde sabaha ulaştığında arka bahçedeki kameriyenin altında beklerken uyuyup kalan oğlunun geldiğini fark etmedi bile. Annesinin ellerini tuttuğu sırada, köşeden kamyonet değil, jandarmanın cipi döndü geldi. Kurabiyelerin balıklarla karman çorman olduğu bir kazada Dimitri de uçup gitmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleni bitti. &lt;br /&gt;Eleni dondu. &lt;br /&gt;Zaman bitti. &lt;br /&gt;Zaman dondu. &lt;br /&gt;Tanrı’ya bakar gibi yukarı baktı; menekşeleri titredi gözünde. &lt;br /&gt;Anlamsızlığını tanıdı o gün. &lt;br /&gt;Ruhu kendinden çıktı, Dimitri’nin yanına gitti. &lt;br /&gt;Aklı uçtu.&lt;br /&gt;Bedeni kaldı.&lt;br /&gt;Eleni gitti.&lt;br /&gt;Eleni duramadı.&lt;br /&gt;Tanımadığı kendiyle yola düştü.&lt;br /&gt;Hissetmediği ayakları onu Napoli’ye getirdi.&lt;br /&gt;Ne zaman ve nerede öğrendiğini bilmediği kurabiyeler yapmaya başladı.&lt;br /&gt;Nereden bildiğini, duyduğunu hatırlamadığı ezgiler kulaklarında.&lt;br /&gt;Yalnız bir sütçü delikanlı var, ona bakıp bakıp ağlıyor. Neden? Bilmiyor…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt;"&gt;******************************************************************&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt;"&gt;Paslamam da gerekiyormuş; sandım ki yazıp bırakacağız :)) Mimin çıktığı Aynadaki Aksim'in blogundan (yukarda linki var) devam edilecek.. İşte pası karşılaması beklenenler:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Oyun Çocuğu (yeni adıyla "başçavuşun beygiri")&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Blogloballeşelim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Francesca Mckennit&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Momentos&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Nessuno&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Leylak Dalı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Minimalist&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Deliler Teknesi &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Stardust&lt;br /&gt;(valla üzeri tıklanacak şekilde ekleme yapmayı bilmiyorum :(( özür...)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-6119551718040279439?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/6119551718040279439/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/bu-mim-baska-mim-kurgulatan-mim.html#comment-form' title='22 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6119551718040279439'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6119551718040279439'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/bu-mim-baska-mim-kurgulatan-mim.html' title='BU MİM BAŞKA MİM--KURGULATAN MİM'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQ9mJS47jlI/AAAAAAAAAOw/aPsaLVuezrs/s72-c/eleni-.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>22</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-6014209411704701611</id><published>2010-12-18T16:29:00.000+02:00</published><updated>2010-12-18T16:29:10.067+02:00</updated><title type='text'>RUH DEGUSTATÖRLERİ</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQzE8Ku4D6I/AAAAAAAAAOs/ZEG49-jfJAA/s1600/sarap-acacagi.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQzE8Ku4D6I/AAAAAAAAAOs/ZEG49-jfJAA/s320/sarap-acacagi.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Degüstatörlük diye bir meslek var, bilirsiniz. İnternet bilgiçi şöyle diyor, bu meslekle ilgili: "Meslekleri içecek tadımı yapmak olan kişilere verilen genel addır. Dünya genelinde ve ülkemiz özelinde daha çok şarap tadımı yapıldığı için degüstator denildiğinde ilk akla gelen şarap tadımcılarıdır. Şarap degüstastonunda yalnızca tat alma duyusu kullanılmaz. Görme ile başlayan degustasyon, koklama ile devam edip en sonunda da tatma ile tamamlanır. Degüstasyon eğitimi Türkiye’de özel şarap tadım kursları ile verilmektedir. Bununla birlikte çay tadımcılığı da degüstasyon alanında gelişen bir branştır." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruh degüstatörlerinden bahsedeceğim ben. Ne bir insan evladı, ne de internet bilgiçi bilir bunu. Boşuna Google'a yazmayın yok. "Bunu mu demek istediniz?" diye bile sormuyor; iyice afallıyor. Çünkü bunu ben kafadan attım.&amp;nbsp;Durun daha kibar olayım: ben buldum, ben buldum! Aşağıdakileri okuyunca birçok insan evladı da öğrenmiş olacak; hadi gene iyisiniz ;) Öğrenince, siz de etrafınızdaki nadir ruh degüstatörlerini hatırlayıp, "evet yaa, işte benim degüstatörüm de şu insan." diyeceksiniz belki de... Bunlara kısaca RD diyelim. Belki kendiniz de bir RD'siniz ama açıklamak adına, burada sadece sizin ruhunuza&amp;nbsp;degustasyon yapılmasından söz edeceğim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne demeye çalışmış&amp;nbsp;internetimiz: "degüstasyon yapan kişi duyularıyla çalışır: görme, koklama ve tatma." Ruh degüstatörlerinde ayrıca işitme ve dokunma&amp;nbsp;duyuları da çalışır. Tam tekmil yani. Görerek başlar çoğu şey... Bu insanlar sizi görürler, siz de onları.&amp;nbsp; Gördüklerinde sadece fiziki varlığınızı gözlemlemezler. Vücut dilinizi okurlar. Siz fark etmezsiniz bile. Ruh titreşimlerinizi görürler. Siz anlamazsınız bile. Yaydığınız artı ya da eksi elektrik yüklerini açığa veren samimi bir varlıksanız, soyut bir maske ve paravan arkasında değilseniz&amp;nbsp;hele, işleri daha da kolaylaşır. Verdiğiniz tepkilerin hepsi birer veridir onlar için. Ruh gören gözleri vardır onların. Ruhunuzun rengini seçerler. Görmenin ardından doğal bir akışla işitme de devreye girmiştir. Siz konuştukça ses tonunuzdaki&amp;nbsp;anlamları, ruhunuzun sesi olarak algılarlar. Desibel desibel işlerler sizi. Ses sensörleri vardır onların.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhunuzun bir kokusu olduğunu biliyor muydunuz? Ama kimi ruhlar kokusuzdur. Onlar dışarı kapatırlar kendilerini; bilinmek, anlaşılmak, deşifre edilmek istemezler, korkarlar. O ruhların kör tıpası vardır. Hapsederler kokularını içeri. Kim bilir belki de, kör tıpanın görevi gibi, önceden açık olan ruhu taşmasın diye durdurmak istemişlerdir. RD'lerin bile onlara ulaşması zordur. Gerçi tıpanın varlığını hissederler yine de. Lâkin gerisi gelmez. Tıpasız ruhların kokusu herkeste farklıdır. Kimi kekremsi, kimi tatlı, kimi tütsü gibi kokar. Yorgun ve karışık ruhlar, ekşi kokar. Formaldehit kokusu varsa, ölmüştür o ruh, o yaşayan bedende. RD'lerin burnu kokuları karıştırmasın diye arada kahve koklamazlar. Çünkü ruhların kokusu birbirine karışmaz; özgündür. Koku algılarını nötrlemeye ihtiyaçları yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhun tadı nasıl alınır? Aslında zor değil gibi görünüyor değil mi? Ruh dilindeki tat alıcıları kuvvetli olanlar daha bir ayrıntılı hissederler bunu. Meyveli ruh mu, kremalı ruh mu, çikolata tadında mı, hatta bitter mi, ağdalı bir şurubu mu var, yoksa hafif bir ruhsa sütlü mü, kavruk mu, az mı pişmiş, buzu çözülmemiş mi, vıcık vıcık yağlı mı, tuzu fazla mı kaçmış, mentollü mü... Ya da zaman zaman değişir mi tadı.. Hepsini fark ederler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu insanlar son olarak, artık ruhunuza dokunmaya da başlarlar. Çünkü size yaptıkları degustasyonu hissedersiniz artık. Yaptıkları işin size geri dönüşü budur. Müptelâsı olursunuz. Onlarda keşfedilmenin lüksü ve rahatlığıyla yükünüz hafifler. Onlar sizi size anlatır; sizi size tanıştırır. Onda tanıdığınız kendinizi daha çok ve/veya yeniden seversiniz. Narsistçe hayran olursunuz kendinize. Bundan vazgeçmemek adına bile olsa, ki çok bencilce ve insanî, daha çok vakit geçirmek istersiniz onlarla. Aslında size öğrettiklerine minnetle, siz de onlara degustasyon yapmayı öğrenirsiniz, öğrenmeye can atarsınız. Size verdiği huzuru ona geri vermek ve paylaşmak istersiniz. Belki de acemilikle ilk yaptığınız iş dokunmak olur onların ruhuna. Bunu sonuna kadar hak ederler. Esirgemeyin, cömert olun. Sanmayın ki herkese yapıyorlardır bunları. Kendi ruhlarına da hitap ediyorsanız işbaşı yaparlar onlar. Part-time çalışırlar; seçicidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya siz.. başkalarının ruhlarına degustasyon yapabiliyor musunuz?&amp;nbsp;O ruhların yutulamayası zor tatlarını, içine çekilmeyesi kokularını, bakılamayası görünümlerini, kulak tıkanılası seslerini hissedebiliyormusunuz? Dokunmaktan imtina edeceğiniz ruhları seçebiliyor musunuz? Ya da tadı ruh damağınızda kalan, ciğerlerinize dolmasını istediğiniz, seyretmeye doyamadığınız, dinlemekten bıkmadığınız, dokunmaya can attığınız ruhları?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-6014209411704701611?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/6014209411704701611/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/ruh-degustatorleri.html#comment-form' title='17 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6014209411704701611'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6014209411704701611'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/ruh-degustatorleri.html' title='RUH DEGUSTATÖRLERİ'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQzE8Ku4D6I/AAAAAAAAAOs/ZEG49-jfJAA/s72-c/sarap-acacagi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>17</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-3416390560902606591</id><published>2010-12-16T13:29:00.000+02:00</published><updated>2010-12-16T13:29:14.468+02:00</updated><title type='text'>ŞİİR KOKTU BURASI</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;Pus..&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Puslu..&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Ya bildiğim,&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;ya da hayal edebildiğim kadar, flu.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Berraklığını istemediğim.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Bir ışık var.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt; Kimse fark etmez.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Sadece benim görebildiğim .&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Gözümü almıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Gönlüme doluyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Birini kaparken,&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;diğerini açıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Bilinmez bir âlemin,&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;bilindik kapılarına dayanmış gibi&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;aşina.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Çözülmez bir denklemin,&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;bilinmeyenlerini saçmış gibi&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;serseri.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Elden çıkmış bir kalenin,&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;bayrağını dikmiş gibi&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;cesur.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Ne düne, ne yarına muhtaç &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Bugünle haşır neşir.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQn2jv9QKdI/AAAAAAAAAOo/QgrviLggLTY/s1600/denklem.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQn2jv9QKdI/AAAAAAAAAOo/QgrviLggLTY/s1600/denklem.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-3416390560902606591?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/3416390560902606591/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/siir-koktu-burasi.html#comment-form' title='27 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3416390560902606591'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3416390560902606591'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/siir-koktu-burasi.html' title='ŞİİR KOKTU BURASI'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQn2jv9QKdI/AAAAAAAAAOo/QgrviLggLTY/s72-c/denklem.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>27</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-420829152559027008</id><published>2010-12-15T16:23:00.000+02:00</published><updated>2010-12-15T16:23:36.052+02:00</updated><title type='text'>İSTEMEM, OLMAZ OLSUN (Cyrano'nun burnu titresin)</title><content type='html'>Batılı olmak, batıya gitmek...&lt;br /&gt;Hep hedeflenen ve özenilen... Arada bir kıskanılan ve ulaşılamayınca kedinin ciğere takındığı tavırla burun kıvrılan... Hele de eski yıllarda, bulunmaz Hint kumaşı muamelesi çekilen... Gerçi hâlâ değerini kaybetmiş değil, ama ulaşılmazlığının alt edilmesiyle önceki kadar da parlayan bir yıldız değil. Gezmek, okumak, iş ya da sağlık nedenleriyle batıya gidenlerin parmakla gösterildiği devirlerden, neredeyse gitmeyenlere şaşırılan zamanlara geldik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kez lisedeyken, bir kez de üniversitede asistanken birer yıl yaşadığım yurtdışı topraklarını hiç özlemedim. Lisede değişim öğrencisi olarak ABD'de aile yanında kaldım. Diğeri de araştırma görevlisi olarak Danimarka'da geçti. İkisi birbirinden farklı kültür ve yaşamların içinde olmak inanılmaz bir hayat ve meslek&amp;nbsp;deneyimi ve birikimi sağladı, buna bir şey diyemem. Ama anlatmak istediğim şey bu değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokağa çıkıyorum; tek korna sesi yok. Otobüsler, durakta yazan zaman cetveline dakika sapmadan, uyarak geliyor; çünkü trafik keşmekeşi yok. Durakların bazılarında sıcak hava üfleyen sistem ile beklerken üşümüyorsunuz. Buna pek ihtiyaç da yok aslında, çünkü otobüsün saatini biliyorsanız, fazla da beklemiyorsunuz ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşıdan karşıya mı geçeceksiniz. Zaten canavarlaşmamış sürücüler sayesinde güvenlik had safhada.. Ayrıca ola ki, bir araba geliyorsa, ayağınızın ucunu caddeye doğru uzattığınız an durmaları gerekiyor. Bunun için de hemen durabilecek şekilde makul bir hızda ve dikkatle seyir halindeler. Üstüne üstlük, ufukta bir tane bile yaya ya da araç olmasa bile, her dört yol ağzında durmak zorundalar. &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQjKqXag4TI/AAAAAAAAAOk/_Kr5BxedHfg/s1600/bisiklet.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQjKqXag4TI/AAAAAAAAAOk/_Kr5BxedHfg/s320/bisiklet.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bisiklet yolları, bizim normal yollardan da bakımlı ve pürüzsüz. Bisiklet sürücüleri de trafik ışıklarında aradan kaçmak gibi heyecan yaratmıyorlar. Işıklara tamamen güvenebiliyorsunuz; kırmızıda nasılsa geçen yaya yok deyip, bastırıp gazlayan da yok. Taksiciler deseniz, ne yolu dolandırıp sizi kazıklamaya, ne "kısa mesafe" deyip müşteriyi reddetmeye, ne de slalom yapmalara meraklı. Müşterisi yokken elinde kitabı, okuyarak beklerler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim resmi dairelere... Telefonda bilgi alacaksınız, mutlaka doğru bilgi alırsınız. Sizin verdiğiniz bilgiye de güvenirler. Ayrıca telefonda verdikleri bir söz varsa, o söz gerçekten sözdür. Oraya gittiğinizde bunu unutmuş olmazlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastaneye mi yatmanız gerekti; refakatçiniz olmak zorunda değil. Çünkü öyle güzel ilgilenirler ki, tıp dışından ya da içinden bir yakınınızın sizinle ilgilenmesine ihtiyaç olmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQjI-SeljKI/AAAAAAAAAOY/C8cxY7EKUEo/s1600/pazar.bmp" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQjI-SeljKI/AAAAAAAAAOY/C8cxY7EKUEo/s1600/pazar.bmp" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Markete gidersiniz. Sepetinizi doldurup, kasaya gelirsiniz. Poşet paralıdır. Haa önceden bilmeyen benim gibi vatandaşlar mecburen onun için para öderler. Ama bir kez öğrendiniz mi, daha sonra yanınızda poşetinizle gidersiniz. Sebzeler ne bizimkiler kadar lezzetlidir, ne de fiyatları uygundur. Patlıcan çeker canınız; saman gibidir. Hadi alayım dersiniz; ateş pahası. Tek ya da en fazla iki tane alır çıkarsınız. Karpuzlar dilimle satılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;Özellikle Kopenhag'da insanlar buz gibidir. İklimin etkileri derler hep. Depresiftirler. Güneş ışığının azlığı yüzünden lambaları her daim açıktır. Gözden giren ışıkla serotonin salgısı artsın diye; ki mutsuzluk hissetmesinler. Çünkü dünyada intihar oranı en yüksek ülkeler İskandinavya ülkeleridir. Ben sadece masa lambamla çalışırken, gelip tavandaki lambayı açıp gidenler olurdu. Her sabah gülümseyerek "günaydın" dememe uzun süre şaşırıp, sonra dayanamayıp, bana, bunu nasıl becerdiğimi soranlar oldu. Aile ve arkadaşlık ilişkileri o kadar zayıf ki, kedileriyle evlenenler vardı. &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQjJBGfzQzI/AAAAAAAAAOc/aVWdLzv2IYc/s1600/kedi.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQjJBGfzQzI/AAAAAAAAAOc/aVWdLzv2IYc/s1600/kedi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sağlıkla ilgili olanlar; onlara tek kelime etmiyorum. Ama hayat temposu, sokakların canlılığı, insanların dinamizmi, ağız tadı... eksik işte bir sürü şey.. Ben sokağa çıkınca kendimi koruma içgüdüsüyle zımba gibi oluyorum. Kanıma adrenalin izdihamı oluyor. Ufak çaplı stresin faydalı olduğunu bilirsiniz; işte o hesap. Ben bu tatlı gerginliği seviyorum. Algılarımı açık tutuyor. 'Truman Show'daki gibi mekanik yaşamayı sevmiyorum. Pili asla bitmeyen oyuncaklar gibi tekdüze hareket etmeyi de. Etraf hikaye dolu. Bu yüzden çok daha fazla yazarımız ve filmimiz dışarı açılmalı bence. Çok ilginç bir ülkeyiz; insanlarımız keza. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazdıklarımda sadece benim bulunduğum bölgelere özgü olanlar da var. Yani bunların bazıları latin ülkelerinde görülmez. Daşını dorpaanı yidiğim ülkem yaa..&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQjJDNUap_I/AAAAAAAAAOg/YXmY17uSvvg/s1600/sa%25C3%25A7.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQjJDNUap_I/AAAAAAAAAOg/YXmY17uSvvg/s1600/sa%25C3%25A7.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Ha bu arada, biraz da kadın muhabbeti yapayım: Ben o zamanlar kızıl saçlıydım. Danimarkalılar da sapsarıdır genelde, bilirsiniz. Farklı olmak için kızıla boyatanların saç rengi havuç rengi olurdu. Çünkü alttaki asıl renk bir türlü istedikleri kızıla ulaşmalarına izin vermezdi :))) Benim saçıma bayılırlardı. Mavi göz neredeyse herkeste olduğu için kahverengi lens takanlar olurdu. Bizde de tam tersi değil mi :)) Bu da sona yazmadan edemediğim bir kadın muhabbeti olsun ;)&amp;nbsp;E n'apayım ayol.. Zaten çok fazla da erkek yok aramızda di mi kızlaaar :)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-420829152559027008?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/420829152559027008/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/istemem-olmaz-olsun-cyranonun-burnu.html#comment-form' title='37 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/420829152559027008'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/420829152559027008'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/istemem-olmaz-olsun-cyranonun-burnu.html' title='İSTEMEM, OLMAZ OLSUN (Cyrano&apos;nun burnu titresin)'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQjKqXag4TI/AAAAAAAAAOk/_Kr5BxedHfg/s72-c/bisiklet.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>37</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-7412099313162503031</id><published>2010-12-13T11:29:00.000+02:00</published><updated>2010-12-13T11:29:55.106+02:00</updated><title type='text'>FLAŞ FLAŞ !!! SON DAKİKA!!</title><content type='html'>İzmir'de 10 dakika önce, 5 dakikalığına lapa lapa kar yağdı. Buna hasret İzmirliler, birbirlerini arayarak haber verdiler. Hani ola ki, o sırada işle güçle uğraşırken, bu ne kadar süreceği belirsiz müstesna olayı paylaşmadan edemediler. Telefonlar kilitlendi. Ama ne yazık ki, daha aramalar bitmeden kar da durdu. Gökyüzünün rengi ve dolgunluğu, yeni bir kar fırtınasının geleceğini müjdeliyordur herhalde ümitleriyle bu satırları yazan "görmemiş insan" bir yandan pencereye, bir yandan sürekli hata yaparak yazdığı ekrana odaklanmaya çalışıyor. Kar duası nasıl yapılır diye Diyanet'i aramayı da düşünen bu insan, hastalarını da arayıp, hava muhalefeti yüzünden gelemeyecek olurlarsa, onları affedebileceğini bildirmeyi de düşünmüyor değil :)) E yani bundan daha geçerli bir neden de olmaz yani :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan (sağdan olsun), bu kadar soğuğa alışmamış bünyesi nedeniyle, kaloriferin üstünden nasıl kalkıp da iş göreceğini de merak ediyor. Kışın asla ısınmayan elleri, ayakları ve burnu için, kara alışkın memleketlerden destek almayı düşünüyor. Dost ve kardeş şehirlerden Kızılay yardımı için yetkililerin harekete geçeceğinden emin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aha!! Şu an itibariyle yeniden başlayan tül gibi kar yağışı, karşıdaki lise öğrencilerinin çığlıkları sayesinde bir şölene dönüşmüş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle de bir ahaliyiz biz :)))&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-7412099313162503031?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/7412099313162503031/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/flas-flas-son-dakika.html#comment-form' title='41 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/7412099313162503031'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/7412099313162503031'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/flas-flas-son-dakika.html' title='FLAŞ FLAŞ !!! SON DAKİKA!!'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><thr:total>41</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-1304492962997324922</id><published>2010-12-10T13:08:00.000+02:00</published><updated>2010-12-10T13:08:51.448+02:00</updated><title type='text'>UMARIM ÜTÜ FİŞTE DEĞİLDİ</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQIImtVbGLI/AAAAAAAAAOQ/p-zE-RtHO2o/s1600/tak--.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQIImtVbGLI/AAAAAAAAAOQ/p-zE-RtHO2o/s1600/tak--.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Takıntılarımız var di mi? Yapmazsak rahat edemediğimiz şeyler, belki de saçmalıklar. Ama ı ıhh ille de yapılacak. Bazen de kendimize hakim olabilirsek, es geçmeyi göze alırız. Alır mıyız? Ben almaya çalışıyorum açıkçası; boş ver, yapmazsam bir şey olmayacak rahat ol, deyip yürüyüp gidiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde deli bir düzen hastası değilim, ama düzensiz de değilim. Evden ya da işyerinden çıkarken, döndüğümde düzgün görünsün diye bir isteğim hep olmuştur. Hele de tatile gidiliyorsa, geldiğimde ekstra iş çıkmasın diye, ayrı bir özen gösteririm. Her sabah evden ayrılırken, her odadan çıkışımda döner bir arkama bakarım; yan yamuk kalmış bir şey var mı diye. Ya da gece yatmadan önce salona bir göz atmadan duramam. Şekerleme örtüsü, kaykılma minderleri vs düzgün olmalı. Her ne kadar ev halkına bu konuda zilyon kez uyarıda bulundumsa da, başarı düzeyi pek yüksek değil. Ha ben de n'apar oldum: "Tamam kızım, sen de takılma. Bak insanlar nasıl da rahat. Sen niye debeleniyorsun ki, ne kaybediyorsun, ya da kazanıyorsun?" demeye çalışıp, bunun takıntı kategorisinden çıkmasını sağlamaya çalışıyorum. Peki ya benim bundaki başarı düzeyim ne? 10 üstünden 3.. &lt;br /&gt;Salondan gece en son ben çıkıyorsam, kullandığım örtüyü ya da minderi aynen bıraktığım oluyor. Örtü aynen sağa atılmış vaziyette, minderde kafa iziyle (ıy ne gıcık). Ya o ne şımarıkça bir sevinç, ne güzel bir "bana ne yaa" vurdumduymazlığı, nasıl tatlı bir boşvermişlik. Valla güzel.. Ama dedim ya, pek başarılı değilim. Demek ki düzeltirsem daha mutlu oluyorum, deyip, kendimi zorla şımarıklığa sevk edeceğim diye de ıkındığım yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani aslında bundan kasıt, takıntılı bir düzen meraklısı olmamayı başarabilmek. Ha aslında şu da var: evde yetişmekte olan yaş ağaçları eğeceğim arzusu. Çocuklar ne görürse, onu bilirler inancımdan dolayı, savruk ve kıymet bilmez olmasınlar istiyorum aynı zamanda. Rol modelliğimin üzerine düşen görevi içime sinerek uygulama isteği. Evdeki ergengillerin giysilerini fırlatmalarını anlayabilmiş değilim, ama bulaşmamaya da çalışıyorum. Bunun dönemsel olduğunu, bu şekilde bir düzen tutturduklarını, böyle mutlu olduklarını söyleyip duruyorum kendime. Arkalarından odalarına girip düzeltmiyorum da; ya da uyduruk düzeltmiş olsalar da, elden geçirmiyorum. Valla kitaplar öyle diyor; o zaman çocuk milleti güvensiz olurmuş. Neme lazım.. Amaaa görüp görüp de sinirim ayaklanmasın diye, kapılarını kapatıp, eşyaların kendi aralarında vur patlatıp çal oynamalarına izin veriyorum. Ya sabır.. Giysileri ters çıkarıp bırakmanın, işlerin ters gitmesine neden olacağı batılına olan inancımdan da kurtulamıyorum. Büyüklerimiz öyle demiş zamanında. Ben de ne safmışım, inanmışım. Amaç düzenliliğe alıştırmakmış, gayet de güzel başarmışlar. Şimdikiler hayatta yemiyor bunu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQII0we0x4I/AAAAAAAAAOU/5MHyDM_vXy8/s1600/tak-.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQII0we0x4I/AAAAAAAAAOU/5MHyDM_vXy8/s1600/tak-.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Terlik çıkarma... Evden çıkarken terliklerimi yanyana ve düzgün bırakmazsam hayatta rahat edemem. İsmi lazım değil, zaten söylesem de tanıyan çıkmaz aranızda; bana yakınlığı lazım değil diyeyim en iyisi: bir hanımefendi var ki, anam babam offf... Bize geldiklerinin herrr defasında o terlikleri çıkarıp, her biri bir yerde bırakıp gitmiyor mu! (dedikodist oldum bi anda). Bayanlara yakışmıyor be dostlar.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakliyat saklama... Her cinsten bakliyata da kavanoz yetişmiyor. Kavanoz yetişse, yer bulunamıyor.&amp;nbsp;E o zaman da poşetinde saklamak gerekiyor di mi... Ha işte onları içinde mümkün olduğunca hava bırakmadan sımsıkı katlayıp, sıkıca lastiklerim ben. Poşetin dışında yazan yazısını da okunabilir şekilde katlarım ki, anında içinde ne olduğunu anlayayım diye (gittikçe sapıtmaya başladım). Yapmazsam ziyan&amp;nbsp;olacakmış gibi gelir. Savaş ve kıtlık da görmedim ama, ziyandan ve israftan çekinmişimdir hep (anneannem rahmet istedi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapaklı kalemleri kapağı açık bırakamamm... Poposundan tıklamalı olanları içine sokmadan bırakamam. &lt;br /&gt;Yıkadığım bıçakları, kaşıklığın içine dik koyamam, bulaşıklığın içine eğimli bırakırım ki, ani bir hareketle elimize batmasın diye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amaa yamuk çerçeve olayında kendi kendime telkin terapisinden başarıyla mezun oldum diyebilirim :) Gördüğümde gülümseyip geçiyorum. Kapağı açık diş macununu da iplemez oldum, iyi oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazdıkça ne saçmalıklarım olduğunu fark ettim. Bunları yazacağımı bilmiyordum valla. Öylesine başlamıştım; ilerledikçe kendimle yüzleştim. Planlı ve her satırı önceden aklımda sıraya girmiş şekilde başlamam yazmalara. Ve yazmaya başlamak her defasında&amp;nbsp;sonunu benim bile bilmediğim bir maceradır benim için. Bugünkü yazıyla da self servis bir deşarjla kendimi yine şaşırtmış vaziyetteyim. Ama her yazıda takıntım olan imla ve noktalamaları yüz kere kontrol etmedim diyemem. Fiil çekimleri, mantık zinciri, virgül/nokta vs, dahi anlamındaki -de ve -da'ların kontrolu, şu bu&amp;nbsp;derken, kendimce tatmin olduğum bir şekilde bu takıntılı yazıma son verirken, her gün bir şey yazmak isteme takıntıma selam ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Not: Fotoğraflar,&amp;nbsp;Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nun birkaç sene önce oynadığı "Tak Tak Takıntı" isimli oyundan ve Jack Nicholson/Helen Hunt'ın başrollerde oynadığı "As Good As It Gets" isimli filmden. İkisi de çok güzeldi.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-1304492962997324922?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/1304492962997324922/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/umarim-utu-fiste-degildi.html#comment-form' title='31 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1304492962997324922'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1304492962997324922'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/umarim-utu-fiste-degildi.html' title='UMARIM ÜTÜ FİŞTE DEĞİLDİ'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TQIImtVbGLI/AAAAAAAAAOQ/p-zE-RtHO2o/s72-c/tak--.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>31</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-8127080822443751783</id><published>2010-12-07T15:58:00.000+02:00</published><updated>2010-12-07T15:58:32.523+02:00</updated><title type='text'>İLK GÖZ AĞRIM</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TP488kAz6EI/AAAAAAAAAOM/DrONBjniFTA/s1600/AE.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="64" ox="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TP488kAz6EI/AAAAAAAAAOM/DrONBjniFTA/s320/AE.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;2003 yılının sonlarına doğru gazetenin kitap ekinde, e-edebiyat siteleriyle ilgili bir yazı gördüm. Hepsini okudum, birkaçını da internetten ziyaret ettim. Sadece bir tanesi çok sıcak göründü. Diğerleri de bu site kadar kaliteliydi, ama bu sitede bir şey vardı beni çeken. O anda anlayamadım bunu. Sezgisel bir çekim...&lt;br /&gt;Siteye eklenen yazıları, forum sayfalarını, yazıların altına yazılan yorumları okudum. Şu an blogçulukta ulaştığıma benzer bir arkadaşlık ve paylaşım havasını gördüm orada da. Gerçi yazıların içerikleri blogçuluktan farklıydı. Çoğunlukla deneme, anı, öykü, derleme vb tarzlarında yazılıyordu sadece; günce tutmak gibi değildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamana kadar yazdığım yazıları sadece bir gazetenin ekinde paylaşmıştım, ki sayıca çok azdı. O siteye bir yazımı yollamak istedim, çekinerek de olsa. Bir cesaretle yolladım. Ertesi gün yayınlandığını gördüğümde nasıl sevindiğimi anlatamam. Günlerce eşime dostuma site adresini verip durmuştum. Günde elli kere girer yazımı seyrederdim. Sonra hep yollar oldum. Alta yazılan yorumlarla cesaretim de, özgüvenim de artmakla kalmadı, yeni edebiyat dostları edinmeye başladım. Sitenin adminleri dünya tatlısı bir karı-koca idi. İşte beni içine çeken, peşinden gitmeme neden olan sezgimin bu olduğunu, onların yazdıklarını, paylaşımlarını okudukça iyice anladım. Orada zaten oluşturulmuş olan sıcaklığı hissetmişim meğer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre sonra&amp;nbsp;bana sitede bir köşe yazıp yazamayacağımı sordular. On beş günde bir yeni yazı eklemem gerekiyordu, hepsi bu. Tereddütsüz kabul ettim. Epeyce bir süre yazdım. O arada çok güzel dostlar edindim. Hâlâ da devam eden dostluklar. Hatta bir araya da geldik, tanıdık birbirimizi. Ama bu güzel site bir takım sıkıntılar yüzünden kapanmak zorunda kaldı :( Orada yazmaya, yorumlarla çoğalmaya o kadar alışmıştık ki, boşluğu çok koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzatmayayım.. &amp;nbsp;Derken yeni isimle, yeni bir formatla yeniden açıldı. Her şeye rağmen aklımız, kalbimiz, anılarımız o ilk sitede kalmıştı. Yıllarca hep orayı andık, özledik... İzlerini kaybettiklerimizi birbirimizin aracılığıyla Facebook'ta bulunca ekrana sarılasım gelmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta gelen bir haberle aynı isimle yeniden geri döneceği haberini aldığımda içim aydınlandı yeniden. Aynı logo ve resimle önümde açıldığını gördüğümde, eskilerde kalmış mahalleme dönmüş kadar duygulandım. Sanki sokaktaki arkadaşlarıma da kavuşmuştum. Yine yazmamı diliyorlar. Elimden geleni yapacağım tabii ki. Kim bilir, belki aranızdan da yazmak isteyen olabilir oraya... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orası benim ilk göz ağrım. Blog'umun tüm ipleri elimde, istediğim gibi at koşturuyorum burada&amp;nbsp;ve tabii ki burayı da çok seviyorum. Ama oradaki farklı tattan da ayrı kalmayı hiç istemiyor gönlüm. Bakalım iki taraflı götürebilecek miyim, ama deneyeceğim. İyice beyin salatası olmazsam tabii :) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.amatorceedebiyat.com/"&gt;http://www.amatorceedebiyat.com/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-8127080822443751783?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/8127080822443751783/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/ilk-goz-agrim.html#comment-form' title='23 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8127080822443751783'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8127080822443751783'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/ilk-goz-agrim.html' title='İLK GÖZ AĞRIM'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TP488kAz6EI/AAAAAAAAAOM/DrONBjniFTA/s72-c/AE.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>23</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-4826212716771007132</id><published>2010-12-06T13:19:00.000+02:00</published><updated>2010-12-06T13:19:27.433+02:00</updated><title type='text'>Bir Kuru Kafa Aranıyor</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPy2Pv0v1ZI/AAAAAAAAAOI/iMYFZl2aiTQ/s1600/shakespeare.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPy2Pv0v1ZI/AAAAAAAAAOI/iMYFZl2aiTQ/s320/shakespeare.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Leylak Dalı'ndaki Desdemona'nın mendili ve kendi ödevlerim derken, Shakespeare'le sıkı fıkı günler geçirmekteyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Shakespeare, tiyatro tarihinin baş yapıtlarına hem annelik, hem babalık yapmış değerli ve çok zeki, aynı zamanda yaratıcı bir yazar. Övgüleri dizi dizi yapmama hiç gerek yok; herkes biliyor zaten. Gittiğim dört tiyatro kursunda da onun eserleri verilen ilk ödevlerden, çalışılan ilk eserlerden olmuştur. Onu ucundan acık da olsa anlayan, çözen zaten yol almaya başlamış demek oluyor. Tümden çözebilmek için okullar bitirmek, bol bol ondan okumak, oynamak, satır satır hazmetmek gerekiyor. Zor iş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kursumda günlerce 15-20 satırlık bir tiradı ezberlemekte nasıl da zorlandığımı hatırlıyorum (sene 1323 :p). O zamanlar üçüncü sınıfa giden oğlumun, ya da bire giden kızımın eline kitabı tutuşturup, ezberimi takip etsinler derken, çocuklar o yaşta Hamlet okumaya başlamışlardı. Eşime de takip ettirebilirdim ama, bundaki amaç biraz da çocukların bu eserlere dikkatini çekmekti. Şimdilerde ergen olan evlatlarım Shakespeare'in tüm eserlerini yalayıp yuttular dermişim (yalannn :D).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi iş ezberlemekle de bitmiyor. Çünkü birkaç satırda bir değişen duygular nedeniyle ses tonlarının değişmesi ve vücut diline de yansıması gerekiyordu. Günlerce sadece o tirad üzerine çalışmanın zevki ve bir oyuncu adayına kattıklarına olan şaşkınlığım ve hayranlığım hâlâ geçmiş değil. O yüzden de hep ilk çalışılan eserler onunkiler oluyor. Hamlet, Romeo ve Juliet, Macbeth, III. Richard ve son olarak da Huysuz Kız.&lt;br /&gt;Mesela nefes çalışması olarak da Hamlet'teki Horatio'nun bir tiradı çalışılır. Güncel ve modern konuşma alışkanlıklarımızı bir kenara bırakıp, devrik ve şiirsel diyaloglara nefesi unutmadan ama tükenmeden de can vermek işini başımıza yıkarken, Shakespeare bizi nasıl da zorlayacağını bilmiyordu galiba :)&amp;nbsp; &lt;br /&gt;Gerçi anladım ki, Anton Çehov da başka bir kulvarda aynı işi yapmakla meşgulmüş. Shakespeare oynamak, Çehov oynamak ve Brecht... Zor iş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta melankolik Nina, depresif Treplev derken (Çehov/Martı), bu hafta da Huysuz Kız Katherina'nın şirret naturasına bürünmemiz isteniyor. Nina'nın havasına girelim diye, hocamız bize "Bu sabah yağmur var İstanbul'da" şarkısını içinizden düşünerek oynayın diyordu. Bu defa da acaba "ahh şöfeeer şöfer"i düşünün mü diyecek ki? Hani maksat acık roman yırtıklığına bürünmek olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasılı kelâm, pastörize olduk, şizoid gitgellere az kaldı :))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Not: Yaşı kaç olursa olsun, öğrenci öğrencidir derim ben. Cuma akşamki derse Huysuz Kız'ı hazırlayacaktık. Ama o akşam buraya Macbeth oyunu geliyor diye hocamız, dersi iptal edip hep birlikte oyuna gidelim dedi. Havada kaptık tabii. Hem belki biletimi gösterince, bana sözlüden 100 verir :p)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-4826212716771007132?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/4826212716771007132/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/bir-kuru-kafa-aranyor.html#comment-form' title='26 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4826212716771007132'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4826212716771007132'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/bir-kuru-kafa-aranyor.html' title='Bir Kuru Kafa Aranıyor'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPy2Pv0v1ZI/AAAAAAAAAOI/iMYFZl2aiTQ/s72-c/shakespeare.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>26</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-4831300508616470971</id><published>2010-12-03T17:49:00.000+02:00</published><updated>2010-12-03T17:49:46.094+02:00</updated><title type='text'>TİYATRO</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPkQ-I0_y7I/AAAAAAAAAOE/TMUrTAU6vNk/s1600/tiyatro.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPkQ-I0_y7I/AAAAAAAAAOE/TMUrTAU6vNk/s1600/tiyatro.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Cuma geldi, e cumartesi de pek yakında.. Yani benim tiyatro günlerim. Ödevler art arda geliyor. Biri bitmeden diğeri başlıyor. Zor gibi görünürken, aslında çok da zevkli geçiyor; hem dersler, hem de ödev hazırlıkları.&lt;br /&gt;Ödevler şöyle:&lt;br /&gt;1- Anton Çehov'un "Martı" isimli oyunu okunacak (okundu)&lt;br /&gt;2- Oyundan bir bölüm ezberlenecek; Treplev ve Nina (ezberlendi)&lt;br /&gt;3- Bir şiir bulunacak ve&amp;nbsp;beş ayrı ses tonunda okunacak (bulundu, çalışıldı. Ama ses tonlarında sorun var.)&lt;br /&gt;4- Bir oyuncak bulup, buna bir isim, geçmiş ve karakter verilecek (tamamdır.&amp;nbsp;Bir Barbie bebek, Rus Svetlana oldu. Moskof'ta balerinmij eskiden; jimdi buRaya çalıjmaya gelmij. Üj tane cocugu ijin&amp;nbsp;paRa kazanmaya calıjıyoRmus.&amp;nbsp;:p)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bunlar böyle çok kolay sıralanıveriyor ya, yaparken bir yandan da gülesi geliyor insanın. Evde yalnızken, ya da herkes varken bir anda ezberini söyleyen biri. İlk başlarda çocuklar "aa annem ne diyor ya" diye bakarlarken, beni dinleye dinleye karşılık vermeye de başladılar :) Diyaloglu bir parça ise zaten kitabı ellerine tutuşturuyorum. Hatta kızım biraz daha ilerleyip, normal gündelik konuşmalarımızın arasına benim replikleri sıkıştırır oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu akşamki ödevler şiir ve bebek. Bir saat sonra önce prova yapacağız, sonra da ders başlayacak. Hocalarım benden 15 yaş küçük, sınıf arkadaşlarımın çoğu çocuklarım yaşında :) &lt;br /&gt;Tiyatro eğitiminin tatminini geç de olsa&amp;nbsp;yaşayabildiğim için seviniyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi Allah zihin açıklığı versin bana.. :)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-4831300508616470971?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/4831300508616470971/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/tiyatro.html#comment-form' title='37 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4831300508616470971'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4831300508616470971'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/tiyatro.html' title='TİYATRO'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPkQ-I0_y7I/AAAAAAAAAOE/TMUrTAU6vNk/s72-c/tiyatro.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>37</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-4723840884871769885</id><published>2010-12-01T16:31:00.000+02:00</published><updated>2010-12-01T16:31:45.380+02:00</updated><title type='text'>Eternal Sunshine of MY Spotless Mind (Sar Baştan)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPZcDTbNRDI/AAAAAAAAAN4/CLW8m0LzsDk/s1600/memory.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPZcDTbNRDI/AAAAAAAAAN4/CLW8m0LzsDk/s1600/memory.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sildirmek ne güzel olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki yaşarken nereden bilecektim ki, sonradan bu kadar acıtacağını. Bilseydim, silinesi şeyler yaşatmazdım kendime. Ama işte olmuyor, olamıyor. Pause ya da stop düğmesi yok ki hayatın. Ya da ileri sarıp, görmek neler olabileceğini ve tekrar geri sarıp, durdurmak mümkün değil. Yaşanacaksa yaşanacak; kadere hakim olunamıyor. Hiç bilemedim ki, insanların, hem de yakın diye bildiklerimin bu kadar uzak olduğunu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kadar yakıştıramadım ki onlara bunu...&lt;br /&gt;O kadar emindim ki, durup durup vurmayacaklarından..&lt;br /&gt;O kadar uzaktı ki bize hainlikler..&lt;br /&gt;O kadar eskiydi ki bizim dostluğumuz..&lt;br /&gt;Belli ki onlar sildirmiş anılarını...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;b&gt;&lt;i&gt;Anı&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;ları ayarlama enstitüsü"ne mi gitmeliyim? "Ölü &lt;b&gt;&lt;i&gt;anı&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;lar derneği"ne mi başvurmalıyım? Ya da lekesiz bir aklın sonsuz ışıltısını mı yakalamalıyım? &lt;br /&gt;Neye yarar...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-4723840884871769885?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/4723840884871769885/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/eternal-sunshine-of-my-spotless-mind.html#comment-form' title='25 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4723840884871769885'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4723840884871769885'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/12/eternal-sunshine-of-my-spotless-mind.html' title='Eternal Sunshine of MY Spotless Mind (Sar Baştan)'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPZcDTbNRDI/AAAAAAAAAN4/CLW8m0LzsDk/s72-c/memory.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>25</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-4583683333961301469</id><published>2010-11-30T15:21:00.000+02:00</published><updated>2010-11-30T15:21:18.118+02:00</updated><title type='text'>BERABER VE SOLO YALANLAR</title><content type='html'>Şimdi Allah için hiç olmazsa kendimize dürüst olalım da, bir düşünelim: ayak üstü mecburen atılan yalanlarımız yok mu? Bir de renk biçilmiş bu yalanlara: beyaz! Beyaza haksızlık edilmekle birlikte, zararsız, lekesi yok, temiz sıfatlarıyla süslediğimiz bu yalanlar renksiz kalmasın istenmiş herhalde. Zarar veren, üstü leke dolu ve ruhu kirleten yalanlara ne renk beğenmeli acep?&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPT6CypJU2I/AAAAAAAAANw/yKPmCWvu5bU/s1600/yalan.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPT6CypJU2I/AAAAAAAAANw/yKPmCWvu5bU/s1600/yalan.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Tabii bu yalanlar senfonisine bayılmıyoruz, yani en azından bize söylendiğinde ve yakaladığımızda. Ne var ki, paçamız sıkışınca da yardımını istiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;u&gt;&lt;strong&gt;Tezgahtar yalanları:&lt;/strong&gt;&lt;/u&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hanfendi pantalon inanın çok yakıştı." Yahu bir baksana ey insan, neresi yakıştı? Ya dikişinde hata var, ya bedenime uymadı, ya da gerçekten yakışmadı.&lt;br /&gt;"Giydikçe açılır, merak etmeyin." Hıı evet, tabii. Bir üst beden olmayınca, ille de zıbın gibi yapışmış giysiyi kakalamak mı lazım?&lt;br /&gt;"Bir tanesi sorun çıkarsın, hepsini geri getirin." Götürün, götürün de sizi tanımasınlar. Halbuki tek yetkisi malı satmaktır.&lt;br /&gt;"Elimde kalmamış beyefendi, siz girmeden biraz önce son parçayı sattım." Ay bi satış var ki, sorma gitsin. Piyasaya yetişemiyor yani.&lt;br /&gt;"İmkansız, daha ucuza bulamazsınız." Öyyle de fedakardırlar yani. 'Kiminin parası, kiminin duası' durumunda sadece duaya mı talim ediyorlar acaba?&lt;br /&gt;"Kurtarmıyor abla, bak inan zararına satıyorum." diyosunn?? &lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;u&gt;&lt;strong&gt;Öğrenci yalanları:&lt;/strong&gt;&lt;/u&gt;&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;"Çalışıyorum, çalışıyorum, gene olmuyor." Dur acık dinlen ayol. &lt;br /&gt;"Aslında sorular çok kolaydı." Ama sen zorlarına mı alışkınsın bebeğim? &lt;br /&gt;"Hiç çalışmadım, ama nasıl olduysa 95 aldım." En gıcık tip de budur. &lt;br /&gt;"Hocam otobüs bozuldu." Ah ah o otobüsler yok mu...Hepsini araba&amp;nbsp;mezarlığına atmalı. &lt;br /&gt;"Valla notlar bende de yok." Bencilliğin notları var ama galiba. &lt;br /&gt;"Çok kolay bir ders. Ben hep 100 alırdım."&lt;br /&gt;"Ben ders çalışsam ooohoo.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;u&gt;&lt;strong&gt;Arkadaş yalanları:&lt;/strong&gt;&lt;/u&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kaç kere aradım, ulaşamadım sana."&lt;br /&gt;"Aa şimdi ben de sana geliyordum."&lt;br /&gt;"Sen kapa şimdi, ben seni arıycam birazdan."&lt;br /&gt;"Kontürüm kalmadı. Sen ara beni."&lt;br /&gt;"Ayıp ettin, valla kimseye söylemem."&lt;br /&gt;"Aradım valla yoktun."&lt;br /&gt;"Arkasından değil, burada olsun yüzüne de söylerim."&lt;br /&gt;"Bilsem söylemez miyim???"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;u&gt;&lt;strong&gt;Sevgili yalanları:&lt;/strong&gt;&lt;/u&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Seni sevdiğim için yapıyorum bunları." &lt;br /&gt;"Önemli olan ruh güzelliği canım." &lt;br /&gt;"Senden başka kimseyi sevmedim."&lt;br /&gt;"Şimdi ben de seni arayacaktım."&lt;br /&gt;"Sen herşeyin en iyisine layıksın."&lt;br /&gt;"Şimdi seni düşünüyordum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah be canım kardeşim, dua et ki; aşkın gözü kör, kulağı sağır, IQ'su sıfır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;u&gt;Ticari yalanlar:&lt;/u&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Abi İş Yarın tamam." &amp;nbsp; &lt;br /&gt;"Öğle tatili yapmıyoruz." &lt;br /&gt;"Orijinal yedek parçası." &lt;br /&gt;"Telefon şehirler arasına kapalı abi be." &lt;br /&gt;"Burada torpil geçmez kardeşim."&lt;br /&gt;"Çocuğu çoktan yolladım, birazdan sende." &lt;br /&gt;"Piyasa çok kırık, çek senet geri dönüyor." &lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;u&gt;&lt;strong&gt;Şoför yalanları:&lt;/strong&gt;&lt;/u&gt;&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;u&gt;&lt;/u&gt;&lt;/em&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;"Valla girilmez levhasını görmedim memur bey." &lt;br /&gt;"Ben karşının taksisiyim." &lt;br /&gt;"Bozuk yok abla, yeni açtım kontağı." &lt;br /&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;u&gt;&lt;strong&gt;Ev sahibi yalanları:&lt;/strong&gt;&lt;/u&gt;&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yemeğe kalsaydınız."&lt;br /&gt;"O gün gelseydiniz, sofrayı donatmıştım. Kaçırdınız inan ki."&lt;br /&gt;"Canınız ne çekiyorsa, ondan pişireyim şekerim."&lt;br /&gt;"Yok yok bir şey getirme, ben her şeyi hazırlarım."&lt;br /&gt;"Çok özledik sizi."&lt;br /&gt;"Aa sıraya mı bakılırmış, her zaman bekleriz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha dolu vardır. Hele de karı-koca, gelin-kaynana, hasta-doktor, &amp;nbsp;temizlikçi bayan-evin hanımı, ebeveyn-çocuk arası yalanlarına girersek :))) Yok mu artıran??&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-4583683333961301469?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/4583683333961301469/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/beraber-ve-solo-yalanlar.html#comment-form' title='27 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4583683333961301469'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4583683333961301469'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/beraber-ve-solo-yalanlar.html' title='BERABER VE SOLO YALANLAR'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPT6CypJU2I/AAAAAAAAANw/yKPmCWvu5bU/s72-c/yalan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>27</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-3612720596747056824</id><published>2010-11-27T14:09:00.000+02:00</published><updated>2010-11-27T14:09:50.208+02:00</updated><title type='text'>FASULYELİ MİM</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPD0v4WPR4I/AAAAAAAAANs/A8udbYfI6wM/s1600/fasulye.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPD0v4WPR4I/AAAAAAAAANs/A8udbYfI6wM/s1600/fasulye.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Aydan Atlayan Kedi'ciğim &amp;nbsp;( &lt;a href="http://aydanatlayankedi.blogspot.com/"&gt;http://aydanatlayankedi.blogspot.com/&lt;/a&gt;&amp;nbsp;), "Şimdi sizden anılarınızla, anılarınızın değeriyle ve onları yüklediğiniz eşyalarla ilgili bir yazı yazmanızı istiyorum." diye gelen mim'i bana da paslamış. Sağolsun. Şimdiye kadarki en anlamlı mim buydu herhalde. "Mim sevmem" diyenleri bile harekete geçirip, zevkle yazdıracak bir konu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce hangi eşyayla ilgili yazsam diye kararsız kaldım. Şöyle bir göz gezdirdim eve ve içime. Ona baktım bir anı, şuna baktım başka anı... İçlerinden beni gerilere götürenlerinde karar kıldım; birkaçı içimi acıtacak olsa da. Hatta bu vesileyle o eşyaların hatırlattıklarına vakit ayırmış oldum. İyi oldu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukken babamın işyerine gider, bilumum kırtasiyeyle oynardım. Bu türden malzemelere hep çok ilgi duymuşumdur. Zımbalar, eski tür&amp;nbsp;damgalar, onların mürekkepliği, dolma kalemler, kurutma kağıdı işini gören yarım daire şeklinde bir nesne (adını bilmiyorum ama eskiler bilir) ve daktilo. Ha bir de siyah, irice, ağır, kordonlu ve tekerlek şeklinde çevirmeli telefonu da çok severdim. &amp;nbsp;Ama en çok daktiloyla vakit geçirirdim. "Woodstock" marka yerinden kaldırması zor bir daktilo. Okumaya ve yazmaya merakım o zamanlarda da vardı. O yılların modası olan Gelişim ansiklopedilerinden hoşuma giden bir konu seçer, okur, sonra da özetini daktiloda yazardım (amma acayipmişim). Ya da şiir, kompozisyon... Yazdıklarımı da zımbalar, damga vurur, zarfa koyar ve akşam eve getirip anneme gösterirdim. Maksat her şeyi kullanmış olmak olsun :) &lt;br /&gt;Babam emekli olunca, dibine düşmüş bir armutun babası olarak, yazılarını o daktiloda yazmaya başladı. O zamandan itibaren evimizde çat çut daktilo vuruşları duyulur oldu. Bazen gece geç vakitte yazacaksa, kapıları kapatıp da yazardı. O sesler bizi hiçbir zaman rahatsız etmediği gibi, melodik de gelirdi. Uzun yıllar onunla üretti yazılarını. Sonra bilgisayarlar yaygınlaştıkça, kolaylıklarını gördükçe kendine bir tane aldı. Daktilo da antika eşya olarak korunmaya alındı. İşte o zaman, babam bunu bana hediye etti. İkimizin parmak izleriyle dolu bu yakışıklı eşya daha da değerlendi gözümde. &lt;br /&gt;Salonumuzun baş köşesinde ihtişamı ve anılarıyla duruyor yıllardır. Bize şahane bir baba olması ve "ardında eser bırakmak" adına kitapları kalmış olan babamızdan kalan bu daktilo hem nadide bir antika, hem de baktıkça gülümseten ve babamı özleten bir eşya. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun biraz ilerisinde de sallanan sandalye... Eşimin bekârken hep isteyip de, buralarda bulmakta zorlandığı için ancak evlendikten sonra alabildiğimiz sandalyemiz. Önceleri kapanın elinde kalan bu sandalye, daha sonraları uykusuz gecelerin dostu ve çaresi oldu. Gazları nedeniyle uyuyamayan, dolayısıyla uyutmayan oğlumu omzuma yaslayıp birlikte sallanırdık. Bazen halim varsa bir de ağırdan bir melodi mırıldandığım zamanların kurtarıcısı. Annelik refleksiyle onu kucağımdan düşürmeden, bazen benim de uyuyakaldığım bir kucaktı sanki o. Bakıcılara bırakmak zorunda kaldığım çocuklarımı, ayakta sallanmaya alıştırmamak adına sığındığım bir salıncak. Çocuklar büyüdükçe onu kendilerine oyuncak ettiler; zavallıcık sallanmaktan helâk oluyordu :) Bir arkaya, bir öne... Ve o arada da zıp diye üzerine binmeye çalışmalar... Şimdilerde ise kalabalıklaştığımızda, sadece koltuklarda yer olmadığında başvurduğumuz eski dost.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutfağa doğru ilerleyince, şu an içinde zeytinyağlı çalı fasulye yemeği olan tencerem. Gülmeyin ama yaa... Her Anneler Günü'nde, "belki seneye ben olmam, benden sana bir hatıra olsun" diyerek bana bir mutfak malzemesi alan, son yıllarında da anneme aldıran anneannemden hediye. Her genç kızın evlenmeden önce mutfağa alışmasına, ev işlerinden anlamasına çok önem veren o tonton kadın, ölene kadar buna verdiği önemi azaltmadı. Bu sayede bir sürü tencerem, tabağım, bardağım oldu. Bir keresinde de elektrik süpürgem. Onu anmamız için tencere tavaya hiiiç de ihtiyaç yoktu aslında. Ama o, mutfağın önemini de unutmamı istemedi sanırım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar bir sürü anı yükü eşyadan seçilmiş olanlar. "Şunu da yazsam, aa evet bunu da" dedirtenleri mahsun bırakmak istemezdim, ama bu vesileyle onlara sımsıcak bir gülümseme yolladım ve kalbimden kocaman sevgilerimi akıttım. Açıkçası bana güzel şeyleri hatırlatanlara torpil geçtiğimi itiraf etmem lâzım. Zira 'yazıklar olsun', 'iyi ki çıkmışlar hayatımdan' veya 'ne aptalmışım' minvalindeki anıların, istense de akıldan çıkmayan öznelerini gıyaplarında anmaya elim varmadı. Oh canıma değsin :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu özel ve güzel mimi blog'larının formatları gereği ve ne yazacaklarına olan merakım nedeniyle çok değerli Leylak Dalı, Momentos, Ben Nessuno, crazywomenrosemary, Deli Anne, Minimalist, Öykü ve Beter Böcek'e pas ediyorum (daha çok mimlemek isterdim aslında). Zor gelmezse, severlerse, vakitleri olursa yazsınlar. Yoksa 'teklif var, ısrar yok' ;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-3612720596747056824?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/3612720596747056824/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/fasulyeli-mim.html#comment-form' title='31 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3612720596747056824'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3612720596747056824'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/fasulyeli-mim.html' title='FASULYELİ MİM'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TPD0v4WPR4I/AAAAAAAAANs/A8udbYfI6wM/s72-c/fasulye.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>31</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-1033598267473185411</id><published>2010-11-26T15:26:00.000+02:00</published><updated>2010-11-26T15:26:41.645+02:00</updated><title type='text'>ADAM OLACAK ÇOCUK</title><content type='html'>Çocukken "büyüyünce ne olmak istiyorsun" şeklindeki bayıcı soruya (ki o zaman bayıcı gelmiyordu), değişik dönemlerde farklı cevaplar verdim hep. &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO-zX5KtyeI/AAAAAAAAANU/U2Xb_9QqZNQ/s1600/%25C3%25A7ocuk.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO-zX5KtyeI/AAAAAAAAANU/U2Xb_9QqZNQ/s1600/%25C3%25A7ocuk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;"Pastaneci olmak istiyorum";&lt;br /&gt;Çocukluk işte... İstediğim kadar pasta, çörek, börek vs yiyebilmemi sağlayacak tek meslek buydu benim için. Hani bir de iştahı kabarık bir çocuk olsam. Yoo, öyle de değildim ama 'çocukluk halim'in iştahı fazlaymış zaar. Charlie'nin çikolata fabrikasındaki arsız çocuklar misali, para kazanma derdiyle değil, dilediğimce pastalara dalıp çıkmak niyetiyle çok hayal kurmuştum. Netekim, kazık kadar üniversite öğrencisiyken, bir arkadaşımın pastane sahibi amcası vardı. Bir gün beni de aldı götürdü pastaneye. Kulise de girdik haliyle. Ve ben, tepside kalmış susamları bile beş parmağımı yalaya yalaya yemiştim. Krem şantileri de parmak marifetiyle hüplettiğimi itiraf ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO-zaJ_eyFI/AAAAAAAAANY/TaLV-Viy7kU/s1600/dr.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO-zaJ_eyFI/AAAAAAAAANY/TaLV-Viy7kU/s1600/dr.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;"Çocuk doktoru olmak istiyorum"&lt;br /&gt;Kendimi bildim bileli çocuk sevdim. Önceleri kendimden küçük bir kardeşim olsun istedim hep. Ama bunu istemeye başladığımda, annemler o defteri çoktan kapatmışlardı. Yine de sipariş verdim ama dinlemediler beni. O zaman da okulda, sokakta kimsesiz çocuk bulsam da eve götürsem, onu kendime kardeş yapsam diye bakınmaya başladım. Millet kedi köpek götürür, ben insan yavrusu. Hatta ilkokul 3 ya da 4'teyken, yağmurlu bir günde, okulun bahçesinde ıslanmaktan sıçana dönmüş bir kız çocuğu gördüm. Gözümde japon çizgi film kahramanlarınınkine benzer bir ışık parladı. Hemen yanına seyirttim. Önce hafif bir yardımcı olma ayağı çekip, ardından hemen "evin, ailen var mı" diye sordum. Sonuç tabii ki hüsran. &lt;br /&gt;Sonra artık oyuncak bebeklerimle idare etmeye başladım. Bir gün bir tanesiyle oynarken, ona söz verdim: "büyüyünce çocuğum olmazsa, mutlaka evlât edineceğim" diye (yani ben büyüyünce anne de olmak istiyordum). Ve eşimle artık çocuk sahibi olma zamanımızın geldiğine hükmettikten bir süre sonra hâlâ olmadığını görünce, o sözüm geldi aklıma. Tam sözümü tutayım diye niyetlenmişken, çubukta 2 çizgi göründü.&lt;br /&gt;Demem o ki, çocuk delisi bir vatandaş olarak, hasta çocuklara şifa dağıtmayı istedim bir aralar. Hasta da olsalar, bol sayıda çocukla olmaktı niyetim. Niye vazgeçtiğimi aşağıda anlatacağım.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO-zcM_7LoI/AAAAAAAAANc/Z80Hef3rvc0/s1600/avukat.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO-zcM_7LoI/AAAAAAAAANc/Z80Hef3rvc0/s1600/avukat.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;"Avukat olmak istiyorum"&lt;br /&gt;Evet, haksızlığa dayanamam&amp;nbsp; a dostlaaar!! Hakkımı yedirtmediğim gibi, yedirtene de kol kanat olurum. Gerekirse onlara alt yazı geçer, yine de savunmalarına yardımcı olurum. "Şunu şunu dedin mi" diye sorduğumda, gerekenleri söylemeyen birinin yerine geçip, muhatabının yanına uçan tekmemle ulaşıp, "ayrıca bir de bıdı bıdı bıdıııı" diyesim gelir. Bunun da vazgeçiş nedeni ilerleyen satırlarda zikredilecektir. Sakin olunuz (sakinseniz de, aynen devam ediniz).&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO-0yJ_-P2I/AAAAAAAAANo/k7MtkWjkKYA/s1600/psi.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO-0yJ_-P2I/AAAAAAAAANo/k7MtkWjkKYA/s1600/psi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;"Psikolog olmak istiyorum"&lt;br /&gt;İnsanları avutmayı seviyorum. Mutsuzluklarına elimden geldiğince çare üretmeyi seviyorum. Dinlemeyi seviyorum. Başka bir bakış açısı sunabilmeyi istiyorum. Ha bunu kendimde ne kadar uygulayabiliyorum.. Zaman zaman çok zor. Bazen de şıpın işi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk doktorluğu, avukatlık ve psikologluktan vazgeçme nedenim ise duygusallığım idi. Özdeşleşme endişem ve karşımdakinin sorunlarına fazla girip, kendimi de onu da yorma kaygım. Hatta daha da ileri gidip, bir güzel oturup ağlama eşliğine de girebilirdim. Hele hele bir çocuğun kaybına tanık olma ihtimalini düşününce bu hayallerimi kenara çektim.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO-0Kqve0TI/AAAAAAAAANg/b234vNCLmmM/s1600/ke%25C3%25A7i.bmp" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="274" ox="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO-0Kqve0TI/AAAAAAAAANg/b234vNCLmmM/s320/ke%25C3%25A7i.bmp" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO-0Nky7eVI/AAAAAAAAANk/Mg3hX9v_Qt8/s1600/dt.bmp" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO-0Nky7eVI/AAAAAAAAANk/Mg3hX9v_Qt8/s1600/dt.bmp" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;23 yıldır yapmaya devam ettiğim mesleğimde, hem çocuklar var, hem de psikoloji. O yüzden bu mesleği ve uzmanlığı seçtim. Her meslekte olduğu gibi stresler oluyor tabii ki ama büyük problemlere neden olmadı şimdiye kadar. İnşallah bundan sonra da olmaz.&lt;br /&gt;Hastalarım mı bendeki çocuk tarafı canlı tutuyor, benim zaten çocuk kalan tarafım mı hastalarıma iyi geliyor bilmiyorum. Ama neden-sonuç ilişkisine bakmadan diyebilirim ki, elim ayağım tutana kadar bu işi yapmak isterim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Not: halihazırda 'yaşlanınca' oyuncu ve yazar olmak istiyorum.) &lt;br /&gt;:)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-1033598267473185411?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/1033598267473185411/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/adam-olacak-cocuk.html#comment-form' title='19 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1033598267473185411'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1033598267473185411'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/adam-olacak-cocuk.html' title='ADAM OLACAK ÇOCUK'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO-zX5KtyeI/AAAAAAAAANU/U2Xb_9QqZNQ/s72-c/%25C3%25A7ocuk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>19</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-8101559199034976351</id><published>2010-11-25T20:54:00.000+02:00</published><updated>2010-11-25T20:54:42.426+02:00</updated><title type='text'>MOMENTOS'A MEKTUP</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO6wQic0GrI/AAAAAAAAANQ/Qj9WR8Vcthw/s1600/b%25C3%25B6rek.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO6wQic0GrI/AAAAAAAAANQ/Qj9WR8Vcthw/s1600/b%25C3%25B6rek.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Momentos,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mektubunu okur okumaz yazmaya koyuldum. Beklemiyordum bana yazmanı, çok şaşırdım, ama tahmin edersin ki çok da sevindim!&lt;br /&gt;Sağol, çok iyiyim. Umarım sen de iyisin.&lt;br /&gt;Evet ruh durumumu pek gizlemeden, biraz da akışına bırakarak yazar dururum ben böyle. Ve öyle de denk geldi ki, sevinç ve hüzünleri bu aralar art arda yaşadım. N'apalım, yeter ki sağlık olsun, diyor ve gittikçe tatlı anneme benziyorum :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jean Manson... ve "Avant de nous dire adieu".. Çokk severim. Gençlik yıllarımı hatırlatıyor. Ne dendiğini bilmeden hani yabancı şarkılar ezberlenir ya, bu da onlardandır benim için. Hatta nasıl yazıldığına hiç dikkat etmemişim, daha önce. Şimdi bakınca, ayıptır söylemesi yakın zamanda çok idmanlı olduğumdan, ne anlama geldiğini de hemen anladım ;) Sanırım "biz hoşçakal demeden önce" diyor sevgili Jean. Bizim frenk elması buradayken, maksat fransızca patırdatmak olsun diye, arka arkaya birkaç nostaljik fransızca şarkının adını söylemiştim ona. Ama hani, sanki bir şey anlatıyor gibi: "si tu savais combien je t'aime, parole parole. Et si tu n'existais pas. L'ete indien, milord?" şeklinde cümle söylercesine :) Kulakları çınlasın, çok gülmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi burada da çok yağmur yağıyor. Tipik İzmir yağmuru; bir duruyor, bir indiriyor. Hafif de serinledi, ya da bana öyle geliyor. Ben hep üşürüm. Yazın da hep pişerim. Bir ayar tutturamam yani. Benim kesin termostatım bozuk. Adaptasyon sıfır. Üzerimde eşofmanlarım, ayağımda kalın çoraplarım, sırtımda annemin eseri bir şal ile, ahududular gibiyim şu an :) Saçımı da ensemde topuz yapsam, tam olacaktı, ama saçım fönlü, bozasım yok :) Zaten bütün gün de ara ara ezberlemeye çalıştığım Nina rolü yüzünden hafif dağıldım :) Aa evet, ben tiyatro kursuna gidiyorum. Geçen sene de gitmiştim, devam ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimizi bir yerde toplamaktan bahsetmişsin ya; inan bazen bunu düşünmüyor değilim. Çünkü bu kadar sıcak yazışmaların olduğu bir insan grubunun sanalda kalması yazık. Gerçi her birimiz saçılmışız değişik yerlere. İzmir'de kimler var bilmiyorum bile. İstanbul, Ankara, Antalya, Kocaeli, Çanakkale, Aydın'da olanlarımız var, hatırlayabildiğim kadarıyla. Düşününce, bir araya gelsek, gerçekten de inanılmaz bir mozaik olurduk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin bana mektup yazdığın saatlerde, sanırım, yaptığım böreğin üstünün kızarmasını beklemekle meşguldüm. Fırının penceresinden habire pembeleşme testi yapıyordum. Evdeki ergenler ancak doyar diye, koca bir tepsi börek yaptım; bir sürahi de ayran (maksat kola istenmesinler). Of of nasıl daldılar, çıktılar tepsiye :)) O arada günlerinin nasıl geçtiğini anlattılar. Sonra da sınavları nedeniyle kapandılar odalarına. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle Momentoscum... Kağıt-kalem-zarf tadında yazdığın mektubuna karşılık vermesem huzur bulmazdım. İnceliğine çok teşekkür ediyorum!&amp;nbsp;&lt;br /&gt;Dayımgillere selam söyle. Bir akşam kaynımlarla oturmaya gelcez :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgilerimle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mükü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Not: İşbu mektup sevgili Momentos'un başlattığı mektup silsilesine içtenlikle karşılık vermek amacıyla yazılmıştır. Onu sevgiyle kucaklıyorum. http://sezerozsen.blogspot.com/ )&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-8101559199034976351?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/8101559199034976351/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/momentosa-mektup.html#comment-form' title='23 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8101559199034976351'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8101559199034976351'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/momentosa-mektup.html' title='MOMENTOS&apos;A MEKTUP'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO6wQic0GrI/AAAAAAAAANQ/Qj9WR8Vcthw/s72-c/b%25C3%25B6rek.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>23</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-1323029671263034588</id><published>2010-11-25T13:51:00.000+02:00</published><updated>2010-11-25T13:51:21.532+02:00</updated><title type='text'>MARTI</title><content type='html'>Uyusam.&lt;br /&gt;Hiçbir yere yetişmeyecek şekilde.&lt;br /&gt;Bir uyansam.&lt;br /&gt;Yağmur yağmış olsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyudum.&lt;br /&gt;Yetişecek hiçbir yerim yoktu.&lt;br /&gt;Bir uyandım.&lt;br /&gt;Yağmur yağmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışsam.&lt;br /&gt;Dağılmadan, telefon çalmadan.&lt;br /&gt;Bitirsem.&lt;br /&gt;Hepsi tamam olsa.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO5NOtXMpGI/AAAAAAAAANM/MlCgV7ORB8A/s1600/nina.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO5NOtXMpGI/AAAAAAAAANM/MlCgV7ORB8A/s1600/nina.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Çalışıyorum.&lt;br /&gt;Dağılarak, telefon da çalmıyor.&lt;br /&gt;Bitiremedim. &lt;br /&gt;Daha iki sayfam var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur.&lt;br /&gt;Güneşle oynaşarak yağıyor.&lt;br /&gt;Bitirmeliyim.&lt;br /&gt;Çehov kızmadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Treplev'in Nina'ya bitmeyen aşkı.&lt;br /&gt;Nina'nın tiyatroya bitmeyen sevdası.&lt;br /&gt;Treplev'in umutsuzluğu.&lt;br /&gt;Nina'nın gelgitleri.&lt;br /&gt;Treplev Nina'yı, Nina martıyı unutmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unut.&lt;br /&gt;Çalış.&lt;br /&gt;Ezberle.&lt;br /&gt;Nina ol.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-1323029671263034588?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/1323029671263034588/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/marti.html#comment-form' title='24 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1323029671263034588'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1323029671263034588'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/marti.html' title='MARTI'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO5NOtXMpGI/AAAAAAAAANM/MlCgV7ORB8A/s72-c/nina.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>24</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-5517635836614386822</id><published>2010-11-24T14:48:00.000+02:00</published><updated>2010-11-24T14:48:07.489+02:00</updated><title type='text'>DAHA '40 SENE ÖNCE' ANNEMİZİN KOLARINDA YAŞARKEN</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO0FNqFEkWI/AAAAAAAAANE/JwKRNroiwyk/s1600/karanfil.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO0FNqFEkWI/AAAAAAAAANE/JwKRNroiwyk/s1600/karanfil.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;İlkokula başladığımda ablam beşinci sınıfa gidiyordu. Genelde naturamda yırtıklık olmasına karşın, o koskoca okulda bit gibi hissetmiştim kendimi. İki bina vardı, o kossskoca bahçede. Allah'tan benim olduğum bina yeni binaydı da, eski binanın bana ürkütücü gelen yüksek tavanlarında kaybolmayacaktım. O eski binanın tarihin izlerine ev sahipliği ettiğini değil bilmek, anlamak bile istemiyordum; ödüm kopuyordu o binadan. Ama ne yazık ki, ablamın sınıfı oradaydı. Teneffüslerde arkama bile bakmadan, topuklarım popoma vururcasına, "nasılsa ablam orada" avuntusuyla ve onun beni sarıp sarmalayacağından emin, binanın içine kendimi atardım.&lt;br /&gt;Hani ıssız bir yoldan geçerken,&lt;br /&gt;Hani bir korku duyar da insan,&lt;br /&gt;Hani bir şarkı söyler içinden&lt;br /&gt;İşte öyle bir şey... misali, içimden mırıldanarak tek nefeste ona ulaşmaya çalışırdım.&lt;br /&gt;Minicik, sarı kafalı, fıldır bakışlı, siyah önlüğü henüz gıcır halimle, korkum ve her ders bitiminde ablamın sıcaklığına uçmak/sığınmak isteyebileceğim tahmin edilemezdi. Çünkü korkumu attığım an, ben hemen 'ben' olup, durmayan çenemle bıcırdamaya başlardım. Ama hâlâ okullu ve annemden uzak olmaya alışamamıştım. Bizim neslimiz anaokulu çocukları da değildi; biz direkt 'evden-ilkokula' bebeleriydik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğretmenim ve sınıf arkadaşlarım iyiydi aslında. Yoklamada sürekli yok sayılan bir öğrenci dışında herkes sınıfta olurdu. Meğer o çocuk da, okulun açılmasına yakın sünnet olmuş; pansumanları bitmemiş de ondan başlayamamış okula. Anne babasındaki de ne akılsa, oğullarının 'sünnetli olduğu için hayatının ilk okul günlerine geç başlayan çocuk' diye tanınmasına göz yummuşlar. Ya da bazı makaracılar tarafından 'pipisi okula gelmesine izin vermemiş' deneceğini hesap edememişler. Bilirsiniz, çocuklar, birbirlerine karşı çok acımasız olurlar. Yazık ya, kim bilir ne utanmıştır çocukceğiz. Gerçi sonradan geldi ve sınıfın en çalışkanı oldu kerata. Kerametin sünnette olduğunu sanan ve henüz sünnet olmamış bazı oğlanlar, bu çalışkanlığı yakalayabilmek için, sünnet tarihlerini ikinci sınıfın hemen başına almayı isterlerdi. Bu sene kaçmıştı artık :))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok disiplinli bir öğretmenimiz vardı. Şöyle bir baktı mı, sustalı maymun halt ederdi yanımızda. Bir bakışıyla idrarı tutan bütün kaslar felç olabilirdi. Ama çok da iyi öğretmenmiş; yani tabii ben o günlerde bunu anlayamıyordum. Tek derdim, 'teneffüs olsa da ablama koşsam' idi. Benimle aynı dertten musdarip sınıf arkadaşım Belma'yı sonradan fark ettim. Nasıl mı? O da eski binaya, kendi ablasına koşarken :))&lt;br /&gt;Sonuç: benim derdim, senin derdin.. senin derdin, senin derdin. Biz eski binaya koşmaları bıraktık; okullu olmaya, birlikte oynamaya, öğretmenimizin bakışlarındaki idrar sökücü havaya alışmaya, geç sünnetli çocuğa saygı duymaya ve heceleri birleştirmeye alıştık. Okul artık zevkli olmaya başlamıştı. Sünnet olmadan da çalışkan olunabileceğini kanıtlama yolunda emin adımlarla ilerliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk iki seneyi aynı öğretmenim ve sınıfımla okuduktan sonra, okul değiştirmek zorunda kaldığımda, çok üzülmüştüm. Öğretmenim de beni bırakmak istemiyordu ama koşullar bunu gerektiriyordu. Lafı uzatmayayım, ben o canım öğretmenimi geçen seneye kadar bulamadım. Facebook'ta anaokulu arkadaşlarını bulanlara gıpta ile bakarken, ben kendi ilkokul öğretmenimin izine ulaştım. O sınıftan bir başka arkadaşımın aracılığıyla... Anında o gıptadan kurtuldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gittik.. Ellerini, yüzünü öptüm. İlk anda hatırlayamadı beni. Sonra çözüldü tüm anıları. "Keşke kalsaydın bende" diyecek kadar hatırladı.&lt;br /&gt;Bugün;&lt;br /&gt;Hem anaç/babaç canım ablamın doğum günü,&lt;br /&gt;Hem de öğretmenler günü.&lt;br /&gt;İkisini de aradım, seslerinden&amp;nbsp;sarıldım onlara.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO0Fym7CZII/AAAAAAAAANI/0MNZbWtfYV4/s1600/hediye.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO0Fym7CZII/AAAAAAAAANI/0MNZbWtfYV4/s1600/hediye.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Sağlık, huzur ve mutluluk eksik olmasın hayatlarında, diye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir düşününce, en çok ilkokula dair anıları&amp;nbsp;daha net hatırlıyorum. &amp;nbsp;'Alzheimer'da eski anılar kalıyor, ama tazeler daha zor' denmesinden yola çıkarak, üç buçuk atmıyor değilim. Daha çok bulmaca çözmeliyim :) Baktım olmuyor, var olanları allar pullar satarım artık, n'aapiyim yani...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-5517635836614386822?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/5517635836614386822/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/daha-40-sene-once-annemizin-kolarinda.html#comment-form' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5517635836614386822'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5517635836614386822'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/daha-40-sene-once-annemizin-kolarinda.html' title='DAHA &apos;40 SENE ÖNCE&apos; ANNEMİZİN KOLARINDA YAŞARKEN'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TO0FNqFEkWI/AAAAAAAAANE/JwKRNroiwyk/s72-c/karanfil.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-244379124759986089</id><published>2010-11-23T14:21:00.000+02:00</published><updated>2010-11-23T14:21:00.980+02:00</updated><title type='text'>SON MİMCİ (ütücüden yeni istifa ettim)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOuxMFjaHSI/AAAAAAAAAM4/DY1PQYP_xEk/s1600/uyku.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOuxMFjaHSI/AAAAAAAAAM4/DY1PQYP_xEk/s1600/uyku.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deepblueeagle ( &lt;a href="http://deepblueeagle.blogspot.com/"&gt;http://deepblueeagle.blogspot.com/&lt;/a&gt; ) ve &lt;a href="http://www.anindayorum.com/"&gt;http://www.anindayorum.com/&lt;/a&gt; (Lütfi Mutluer) tarafından tarafıma paslanan işbu mim için cevaplarım aşağıda olup, Deep'in cümle blogdaşları mimlemesiyle bana ancak annemi mimlemek kaldı :))) Anneee hadi bi koşu cevapları yazıver :D&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;En sevdiğiniz kelime&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;Canım &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Nefret ettiğiniz kelime&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;Anladın mı? (ya da "senin anlayacağın..")&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Ne sizi heyecanlandırır&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;Tiyatroda verilen her yeni ödev, yeni bir kitap, izlemek istediğim filmin başı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Heyecanınızı ne öldürür&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;Heyecanımın paylaşılmaması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;En sevdiğiniz ses&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;Çocuklarımın sesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Nefret ettiğiniz ses&lt;/u&gt;: Yemek yerken şapırdanması, diş gıcırdatma (mesleki deformasyon)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Hangi mesleği yapmak istemezsiniz&lt;/u&gt;: Turist rehberliği (saçma soruların 3.sünde terkederim ortamı herhalde)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz&lt;/u&gt;: Çok güzel şarkı söyleyebilmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz&lt;/u&gt;: Yok öyle biri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Nerede yaşamak isterdiniz&lt;/u&gt;: Gene İzmir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;En önemli kusurunuz&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;İyiniyetim &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Size en fazla keyif veren kötü huyunuz&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;Uyku &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Kahramanınız kim&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;Sponge Bob :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;En çok kullandığınız kötü kelime&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;Ayıp bi şey, burada hayatta söylenmez :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Şu anki ruh haliniz&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;Yakında toparlanmaya niyetli, isyan alt yapılı, kabullenmiş depresif&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Hayat felsefenizi hangi slogan özetler&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;İnsanları sev&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Mutluluk rüyanız&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;İnsanların maskesiz ve içten olabildiği, komplekslerden&amp;nbsp;arınmış ilişkiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Sizce mutsuzluğun tanımı&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;Amaçsızlık. Sevmemek, sevilmemek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Nasıl ölmek isterdiniz&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;Uykuda &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;Öldüğün zaman cennete giderseniz Allah’ın size ne söylemesini istersiniz&lt;/u&gt;:&amp;nbsp;Tam da istediğini yaptım işte, yaşlılıkla fazla sürünmeden aldım seni yanıma. (Mim' ek: cehenneme gidersem---&amp;gt; yanlışlık olmuş, hadi dooğru cennete)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaka bir yana, bu mimi sanki yapmayan kalmadı, ama kaldıysa da buyursun buradan allllaşkına bak, ant ettim valla :)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-244379124759986089?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/244379124759986089/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/son-mimci-utucuden-yeni-istifa-ettim.html#comment-form' title='13 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/244379124759986089'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/244379124759986089'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/son-mimci-utucuden-yeni-istifa-ettim.html' title='SON MİMCİ (ütücüden yeni istifa ettim)'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOuxMFjaHSI/AAAAAAAAAM4/DY1PQYP_xEk/s72-c/uyku.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-5440252148852226122</id><published>2010-11-22T23:46:00.000+02:00</published><updated>2010-11-22T23:46:23.472+02:00</updated><title type='text'>BANA RASTLADIM</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOrkbYgl0BI/AAAAAAAAAM0/m5ei-QnM6oo/s1600/ya%25C5%259F.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOrkbYgl0BI/AAAAAAAAAM0/m5ei-QnM6oo/s1600/ya%25C5%259F.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın anlamını yitirdiği şu günde, düşündüm..&lt;br /&gt;çok düşündüm.. bi sürü şey...&lt;br /&gt;neyim, ne yapıyorum, ne yapmıyorum..&lt;br /&gt;neler yapmamalıydım, neler yapmalıyım..&lt;br /&gt;bilirsin işte, tipik ölüm öncesi/sonrası hesaplaşmalar..&lt;br /&gt;ille de ölümün tek çizgisinin soğukluğunu mu hissetmek lazım,&lt;br /&gt;bunları sorgulamak için..&lt;br /&gt;ben, zaman zaman sıradışı/zaman zaman gayet sıradan olan Müge..&lt;br /&gt;artık ağlamaktan kirpiklerimin dipleri yanarken, &lt;br /&gt;bir süre sonra ne ve kim için ağladığımı karıştırdım.&lt;br /&gt;canım arkadaşımdan çıktığım hüzünlü yolda,&lt;br /&gt;kendime rastladım.&lt;br /&gt;karşımdaki 'ben' ağzı bile kıpırdamadan,&lt;br /&gt;bu soruları sordu bana..&lt;br /&gt;gözümdeki yaşların sebebi kimlik değiştirdi sanki o an.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-5440252148852226122?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/5440252148852226122/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/bana-rastladim.html#comment-form' title='14 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5440252148852226122'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/5440252148852226122'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/bana-rastladim.html' title='BANA RASTLADIM'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOrkbYgl0BI/AAAAAAAAAM0/m5ei-QnM6oo/s72-c/ya%25C5%259F.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>14</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-811470149839750498</id><published>2010-11-22T17:46:00.000+02:00</published><updated>2010-11-22T17:46:05.542+02:00</updated><title type='text'>ANLAMSIZLIĞIN TAM ORTASI</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOqP0LvxOLI/AAAAAAAAAMw/bvE5hHz_TkI/s1600/images-.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOqP0LvxOLI/AAAAAAAAAMw/bvE5hHz_TkI/s1600/images-.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Neyin anlamı var ki, ölüm geliyorum derken?&lt;br /&gt;Ne denebilir ki, öleceğini bilip dururken?&lt;br /&gt;Ben daha çok yaşayacağım diye utanıyor bile insan,&lt;br /&gt;Benim üzülmem bile anlamını kaybediyor,&lt;br /&gt;O canını kayberderken...&lt;br /&gt;Herşeyi gitsin ama nefesi kalsın,&lt;br /&gt;Bilelim ki, aslında o yaşıyor.&lt;br /&gt;Olsun varsın gitmeyelim gezmelere,&lt;br /&gt;Gülmeyelim birlikte bir şeylere,&lt;br /&gt;Tamam, anamayalım çocukluk oyunlarımızı,&lt;br /&gt;Ama bilelim ki, o hâlâ yaşıyor....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göz yaşımı görmemeli,&lt;br /&gt;Hüzünle bakmamalıyım yüzüne.&lt;br /&gt;İyi de gülmek bile yavanlaştı şimdi,&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;Yaklaşırken son gününe.................&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-811470149839750498?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/811470149839750498/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/anlamsizligin-tam-ortasi.html#comment-form' title='20 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/811470149839750498'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/811470149839750498'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/anlamsizligin-tam-ortasi.html' title='ANLAMSIZLIĞIN TAM ORTASI'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOqP0LvxOLI/AAAAAAAAAMw/bvE5hHz_TkI/s72-c/images-.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>20</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-8923656403468678878</id><published>2010-11-21T22:32:00.000+02:00</published><updated>2010-11-21T22:32:51.827+02:00</updated><title type='text'>TEPKİM FIŞKIRDI</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOl8xRmkHCI/AAAAAAAAAMs/UpDHafF1phQ/s1600/yalaka_yagci.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOl8xRmkHCI/AAAAAAAAAMs/UpDHafF1phQ/s1600/yalaka_yagci.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Tatlı dilli olmakla, yalakalık yapma ve anlamlı sözler sarfetmekle, nabza göre şerbetin şakülünü kaydırma arasındaki farkı fark edemeyen yazılar okudukça pes'lerimin s'leri artıyor. Blog yazarı ile yorumcular arasındaki 'al gülüm, ver gülüm'lerin bini bi para... Bir mıç mıç muhabbettir gidiyor. İyi de blog yazısı yazmak ve bu yazılara yorum eklemenin raconu bu değil ki. Yazar, okurların neresinden yakalayacağını kendince keşfetmiş (negatif başarı); çünkü gayet sıradan ve had safhada demode psikolojilerden dem vura vura bir hal oluyor. E bu da nasıl bir etki yaratıyor: "ayy evet evet bence de şeker...", "sanki beni yazmışsın ayol", "yazıların içime değdi, dokandı valla kardiş" minvalinde agucuklu gugucuklu bir öpücükler silsilesine dönüşüyor. Körlerle sağırlar birbirlerini ağırlamaktan yorulmuyorlar. Yorumcuları bile aşan yazar da, onlara elinin içine kondurduğu öpücüğü üfleyip duruyor: "ay sen &lt;b&gt;de&lt;/b&gt; şahanesin yavru kuş", "aa ne demek, sen benden &lt;b&gt;de&lt;/b&gt; üstünsün pisi pisim"lere bezenmekten bıkmıyor. Bir maskeli balodur gidiyor.&lt;br /&gt;Hayır yani, yazılara da bakıyorum: nasıl ıkınarak bir samimiyet yaratma, nasıl bir sahte içtenlikten pörtlemiş ifadeler sağanağı içinde, inanılır gibi değil. Bu yazılar, genel geçer deneyimlerin, rafine edilmiş ve imbiklerden damıtılmış, en bi arı fazına erişilmiş gibisinden sunumu ki, sanırsınız yazar erenlere karışmış ve şimdiye kadar hiiç kimselerin bin kere yazdığı şeyleri yazmıyor.&lt;br /&gt;Tamam tabii ki, ben de sürekli özgün yazılar yazmıyorum ve de tabii ki yorumlarımda övgülere yer veriyorum. Ama takıldığım öz şu ki, müşteri sayısını artırmak adına yapılıyormuş hesabının bas bas bağırdığı cilalı yazılar ve yorumlarla da bir tutamıyorum kendimi.&lt;br /&gt;Allah aşkına, samimiyeti ve can-ı gönülden söylenmiş sözü, yazılmış yazıyı hissetmez misiniz?? Ya da yazmak olsun, söylenmiş olsun diye olanları? Terkibine ruh katılmamış yemeğin yavan tadı gibi olmuyor mu bu türden yazılar da? &lt;br /&gt;Niye mi yazdım bunları? Hayatta en dayanamadığım şey sahtelik ve samimiyetsizlik de ondan... Yoksa Allah hepsini birbirine bağışlasın, yaşasınlar mesut bahtiyar, bana ne...&lt;br /&gt;Dayanamadım yazdım, üstüne üstlük duramadım yayınladım. Benim insanlarımdan kimse üzerine alınmasın, bizden uzak beyinsel ve kalpsel adreslere bu tepkim. Yakında izleyici sayımda azalma olursa, anlayın ki, o kendini zaten anladı ve belki kızıp/belki küfredip gitti...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-8923656403468678878?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/8923656403468678878/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/tepkim-fiskirdi.html#comment-form' title='13 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8923656403468678878'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8923656403468678878'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/tepkim-fiskirdi.html' title='TEPKİM FIŞKIRDI'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOl8xRmkHCI/AAAAAAAAAMs/UpDHafF1phQ/s72-c/yalaka_yagci.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-3518806660631266236</id><published>2010-11-20T12:44:00.000+02:00</published><updated>2010-11-20T12:44:28.302+02:00</updated><title type='text'>Ana Kucağından Koca Kucağına :(</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOeSPUDVc0I/AAAAAAAAAMY/YfYO1OLCIYk/s1600/gap.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" ox="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOeSPUDVc0I/AAAAAAAAAMY/YfYO1OLCIYk/s320/gap.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Yaren, Rabia, Büşra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Midyatlı yavrular... Çocuk her yerde çocuk. Koşullar, ama her türlüsü şekillendiriyor yaşamları: maddi, iklimsel, geleneksel koşullar... &lt;br /&gt;Bu yaşları belki de en güzel, en rahat yaşları. Üç beş yıl sonra evlenme yaşları gelecek ve neredeyse hiçbir güç engel olamayacak buna. Okumak isteyecekler belki, ama törelere karşı duramayan bir babanın kızıysa, eli kalem değil ekmek hamuru tutmaya başlayacak. Kızını evlendirmek istemeyenler, kızlarında kusur var diye yaftalanacak belki. Bedenen ve ruhen henüz anlayamadığı ergenliği, kadınlık olarak devam ettirecekler. Çocuk doğurabileceği yumurtaları oluşmaya başladığı an, davul zurna sesleri yankılanmaya başlayacak. Oralarda ergenlik bilinmiyor, doğurganlık biliniyor. Bizim buralarda çocuklarımızın ergen psikolojisini anlayalım diye kitaplar devirdiğimiz dönemde, yaşıtları belki de hormonlarla geliştirilmiş bedenleriyle annelik ve eşlik yapmaya geçmiş olacaklar. Kendilerinde yarım kalan çocukluğu, kendi doğurdukları çocuklarda devam ettirecekler. Kafalar değişmezse, o çocuklarda da gençlik, direkt yetişkinliğe geçerek hızla ray değiştirecek. Bu kızları alıp kaçırasım, ya da evlerine gidip ana-babalarına saatlerce konuşasım geldi. Ben bile bu kadar çaresiz ve çırpınmalarda hissediyorsam kendimi, okumak/büyümek isteyen bir kız nasıl hissediyordur kim bilir...&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOef7tjpv3I/AAAAAAAAAMc/x0rYcME6a6g/s1600/gap3.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" ox="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOef7tjpv3I/AAAAAAAAAMc/x0rYcME6a6g/s320/gap3.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Mardin'de bir duvar ilanı.. "Çocuklarımızın geleceğini erken evliliklere kurban etmeyelim".&lt;br /&gt;Ümit vaad eden bir ilan. Tek yerde rastladım buna, ama yine de sevindirdi beni. İlanın önünde tören yapasım, dualar düzenleyesim geldi. "Duyun, okuyun, uygulayın"... "İnşallah bu çağrıya göz atan, kulak veren, kale alanlar çıksın" diye...&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOeg1hRhK6I/AAAAAAAAAMg/8VptAsa5Nds/s1600/gap4.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" ox="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOeg1hRhK6I/AAAAAAAAAMg/8VptAsa5Nds/s320/gap4.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Yoksa annesinin yanında ekmek yapmayı öğrenen, bu hamurla pişen bu kız da aynı yolun kurbanı olacak. İki günde bir yapılan, yirmi tane ekmekle ancak doyan 9-10 çocuklu bir aile yaratmak zorunda bırakılması&amp;nbsp;işten bile değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOehpDCwYzI/AAAAAAAAAMk/6FJxmCg98VI/s1600/gap6.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOehpDCwYzI/AAAAAAAAAMk/6FJxmCg98VI/s320/gap6.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOehrU2x6eI/AAAAAAAAAMo/hfXJwPJvFVg/s1600/gap7.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" ox="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOehrU2x6eI/AAAAAAAAAMo/hfXJwPJvFVg/s320/gap7.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Şanlıurfa'da bilinçli ve özverili bir ilköğretim okulunun müdürü gibi eğitmenler sayesinde okuma oranı artırılmaya çalışılıyor. İşte bu okulun kapısında bunu teşvik eden ilanlar asılmış. Ben bu okulun adını Facebook'ta açılan bir sayfa sayesinde duydum. Müdür, okuluna bir kütüphane kazandırma amacıyla, kitap yollama kampanyası açmıştı. Çocuklarımdan kalan kitapları buraya yolladım. Yolladıktan bir süre sonra da, şansımıza oralara gitmek kısmet oldu; nasıl sevindim! &lt;br /&gt;PTT kargoyla gayet uygun fiyata yollanabiliyor. Varsa fazla kitaplarınız bu çocuklara yollayın lütfen. &lt;br /&gt;11 Nisan Kurtuluş İlköğretim Okulu&lt;br /&gt;Merkez, Şanlıurfa.&lt;br /&gt;(Müdür Doğu Yalçın)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman zaman şımarıklıkla şikayet ettiğimiz yaşamlarımız aslında ne kadar da kolay, diye düşünmeden edemediğim bir gezi oldu bu... Bir de güzel haber vereyim: Harran'da tanıştığımız bir genç kız, Balıkesir'de İngilizce öğretmenliğinde okuyormuş. Liseden sonra üniversite sınavına girmesini istemeyen babasını "Baba beni okula gönder" ekiplerine şikayet etmiş. Bu sayede şu an üniversiteli. Ve babasına öyle kızgın ki, ondan bir kuruş harçlık almadan okuyormuş. Rehberlik yaparak para kazanıyor. Benim böyle birkaç cümlede yazıverdiğim şu hikayesinin içi neler dolu kim bilir... Hatta tatillerde geldiği memleketine elinde nişan yüzüğü ile geliyormuş, yoksa evlensin diye çevresi rahat bırakmıyormuş. &lt;br /&gt;Durum bu... Elden gelen varsa, bize de tuz katmak düşer bu çorbaya. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Bu arada bu kıza fransızca da öğrensin diye tavsiyede bulundum mu? Hayır :) Ama belli mi olur, belki ihtiyacı olur bir gün)&lt;br /&gt;:)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-3518806660631266236?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/3518806660631266236/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/ana-kucagndan-koca-kucagna.html#comment-form' title='17 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3518806660631266236'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/3518806660631266236'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/ana-kucagndan-koca-kucagna.html' title='Ana Kucağından Koca Kucağına :('/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TOeSPUDVc0I/AAAAAAAAAMY/YfYO1OLCIYk/s72-c/gap.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>17</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-6100853634385404182</id><published>2010-11-12T23:50:00.000+02:00</published><updated>2010-11-12T23:50:24.112+02:00</updated><title type='text'>ANAHTAR BLOG'UN ALTINDA :)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TN22Ji0OrLI/AAAAAAAAAMU/87sLwxzq4cw/s1600/%25C5%259Feker.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TN22Ji0OrLI/AAAAAAAAAMU/87sLwxzq4cw/s1600/%25C5%259Feker.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Blog'um size emanet.&lt;br /&gt;Birkaç gün yokum.&lt;br /&gt;Anahtarı bırakayım da, çocuk Müge'ye bakarak olursunuz.&lt;br /&gt;Gelen giden olursa ilgilenirseniz, sevinirim. &lt;br /&gt;Şeker de koydum, ikram edersiniz.&lt;br /&gt;Siz de yiyin mutlaka..&lt;br /&gt;Eski yazılardan sıkılan olursa, bırakın bi dolansın gelsin.&lt;br /&gt;Gelir geri, merak etmeyin.&lt;br /&gt;Virginia Woolf'u da rahatsız etmeyelim de, yazılarını yazsın.&lt;br /&gt;Ben bir el öpüp geleyim.&lt;br /&gt;Şimdiden hepinizin bayramı kutlu olsun..&lt;br /&gt;Sağlık, mutluluk, huzur eksilmesin....&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TN22FnpMs2I/AAAAAAAAAMQ/S_pYb22cCzI/s1600/el.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TN22FnpMs2I/AAAAAAAAAMQ/S_pYb22cCzI/s1600/el.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-6100853634385404182?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/6100853634385404182/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/anahtar-blogun-altinda.html#comment-form' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6100853634385404182'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6100853634385404182'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/anahtar-blogun-altinda.html' title='ANAHTAR BLOG&apos;UN ALTINDA :)'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TN22Ji0OrLI/AAAAAAAAAMU/87sLwxzq4cw/s72-c/%25C5%259Feker.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-2269125124591268408</id><published>2010-11-12T12:50:00.000+02:00</published><updated>2010-11-12T12:50:49.260+02:00</updated><title type='text'>YAZ DA GÖRELİM</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TN0YGkPGIZI/AAAAAAAAAMM/OnHBZ6cIyaw/s1600/virginia-woolf.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" px="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TN0YGkPGIZI/AAAAAAAAAMM/OnHBZ6cIyaw/s320/virginia-woolf.jpg" width="229" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İnsanın okuduğu şeylerde kendini bulması, görmesi, yazılanların gerçekliğini neredeyse ele tutulur, gözle görülür kılıyor. Hayatın tam da içinden seçilmiş olaylar, aslında yazar tarafından bizzat yaşanmamış olsa bile yaşanmışlığa ve gerçeğe sarılmış oluyor. Bu durum, okurda, okuduğu hikayeye sımsıkı sarılma, doludizgin okuma ve o hikayede kendini daha çok bulmaya çalışma hevesi veriyor. Çünkü insanın “kendini” arama serüveni, merakı hiç bitmeyecek. Bunu onun yerine yapan, günlerce gecelerce bu konuda kafa patlatan biri olup da, önüne kitap olarak sunan bir yazara bağlanmamak mümkün mü? İnsanın labirentlerini insana en girift ayrıntılarıyla sunabilen bir yazarın, özünü irdelemeye, hep soru sormaya ve cevap aramaya hevesli bir okur tarafından benimsenmemesi mümkün mü? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu başaran bir yazarın, yüz yüze kalmak durumunda olabileceği sorulardan biri de, yazdıklarının kendi öz hikayesi olup olmadığı olsa gerek. Okurun, okuduklarında insana dair bunca ayrıntı bulması, yazılanların “bunu ancak kendi yaşamışsa yazabilir” şeklinde yorumlanmasına neden olabilir. Evet, yazar da bir insandır; en az okur kadar her şeyi yaşamış, bizzat hissetmiş olabilir. Ama onu, “sadece okuyan”dan ayıran en özel farkları, hayal dünyasının içine giriş çıkışlar yapabilmesi, yaşama farklı açı ve hislerle bakıp irdeleyebilmesi, ulaşamasa bile özlem ve hedeflerini daha cesurca dile getirebilmesi ve “insan”ı gözlem, anlama ve yorumlama konusundaki başarısıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsana ve yaşama dair deneyimleri başarıyla yazmayı kotaran bir yazarın bu yorumla karşı karşıya kalması doğal olsa da, haksızlık aynı zamanda. Çünkü bu yorumu, yazarı yazar yapan farkları görmezden gelmek olarak düşünüyorum. Hele de “benzer şeyleri ben de yaşadım, yaşıyorum. Tek farkımız, bunların, bunları yaşamış bir başka insan tarafından satırlara dökülebilmiş olması. Otursam, ben de yazardım. Hatta neden yazmıyorum?” diyen bir okur, hala oturup yazmıyorsa, bu yorumlarından vazgeçip, çenesini tutması gerekir diye düşünüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendiyle yüzleşmeyi becerebilmek, bu cesareti yakalayabilmek ve üstüne üstlük bunu yazarak başkalarının da yüzleşmesini sağlayabilmek, sadece “oturup yazıvermek” eylemi olarak algılanırsa, hem yazara hem de yaşananlara karşı insan hakları ihlalidir. Zihin, kalp, ruh ve bedenin deneyimlerini sadece görüp fark edebilmek bile önemli bir meziyetken, ayrıca dile getirebilme, derleme ve sonuçta kağıda dökebilme, ha deyince yapılabilecek bir eylem olmasa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda popüler olan bir kavram var: “farkındalık”. Uzakdoğu’nun yüzyıllar önce “farkına” vardığı bu kavram, batının da zihin, ruh ve beden sınırlarını zorlayıp, içine nüfuz eder oldu. Kelimenin telaffuzu ve anlamı çoğu kişi için yeni modaymış gibi görünse de, aslında “yazan insan”ın, yazma eylemini başlattığından bu yana hep yapageldiği şey zaten “farkında”lığını konuşturmaktı. Yazarın, okuruyla köprüler, bağlar ve hayranlıklar kurmasına aracı olan da bu. İnsanoğlunun naturasının barındırdığı somut ve soyut ne kadar kavram ve deneyim varsa, bunların farkına varılması, yüzleşilmesi, cesaretle hesaplaşılması ve daha fazla kendine saklayamayacak hale gelip, okurla buluşmasını kim küçümseyebilir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gerçek sanat insanlarının” hep farklı bir noktada oldukları, hayatı başka bir tepeden izleyip algıladıkları bilinir. Herkes gibi nefes alan, yiyip içen, yaşayan bu insanların, yaşamı ve insanı, herkes gibi algılamadıkları kesindir. Onların birer “huzursuz ruh” olduklarını düşünmüşümdür. Bu huzursuzluk ve iç kıpırtısı, sanatlarını ortaya koyma ve bunu paylaşma isteği doğuruyor. En basit haliyle, sadece kendi farkındalıklarıyla yola çıkıyor bile olsalar, onların farklı olduklarını kabullenmeye yeter.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-2269125124591268408?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/2269125124591268408/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/yaz-da-gorelim.html#comment-form' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2269125124591268408'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2269125124591268408'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/yaz-da-gorelim.html' title='YAZ DA GÖRELİM'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TN0YGkPGIZI/AAAAAAAAAMM/OnHBZ6cIyaw/s72-c/virginia-woolf.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-4194501515109350534</id><published>2010-11-11T15:52:00.000+02:00</published><updated>2010-11-11T15:52:24.791+02:00</updated><title type='text'>ÇIFIT ÇARŞISI</title><content type='html'>Bir Mim silsilesidir gidiyor.&lt;br /&gt;Peki hadi madem gereği düşünülüp, yapılsın.&lt;br /&gt;Cepayna'cığımdan gelmiş ( http://cepaynasi.blogspot.com/ )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çantanda ne var anacım?" mimi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- anahtarlar&lt;br /&gt;- bozuk para çantası&lt;br /&gt;- kart koymalık bir zımbırtı&lt;br /&gt;- 40 yaş üstü için yakın gözlüğü&lt;br /&gt;- 55 yaş altı için hijyenik durumlar&lt;br /&gt;- kâat mendil&lt;br /&gt;- kalem&lt;br /&gt;- küçük bi defter&lt;br /&gt;- telefon&lt;br /&gt;- ruj&lt;br /&gt;- saç lastiği&lt;br /&gt;- ıslak mendiller (oradan buradan arak)&lt;br /&gt;- "hiişştt kızııım şunları yapmayı unutma" kâatları, notları&lt;br /&gt;- bi takım buruşuk fişler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimi de Ribellee ve Leylak Dalı'na paslıyorum.. Hadi hayırlı çıfıtlar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://ribellee.blogspot.com/&lt;br /&gt;http://leylakdali.blogspot.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-4194501515109350534?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/4194501515109350534/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/cifit-carsisi.html#comment-form' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4194501515109350534'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4194501515109350534'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/cifit-carsisi.html' title='ÇIFIT ÇARŞISI'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-1013374937235452830</id><published>2010-11-10T12:22:00.001+02:00</published><updated>2011-02-07T14:51:34.464+02:00</updated><title type='text'>SEZON FİNALİ</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte üç silahşörler... Fularlı olan tatlı frenkciğimiz, diğeri de canım kızım.. Ortadaki de içinden çağlayanları tutamayan anne. Fuları ve çantası yerli malı; Türk'ün malı, her frenk onu kullanmalı. Boynumda ondan bana hediye nazar boncuğumsu bir kolye var. Kızımın da kulağında ondan hediye küpeler var, ama görünmüyor. Fotoğraf da akşam yemek yediğimiz yerde çekildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün akşam üzeri eve bir geldim; valiz toplanmış. Benim, Avrupa Yakası'ndaki Burhan gibi "anaamm" diyesim geldi tabii anında. Valizin yanında bir tartı; eşyalarını koydukça tartıyormuş. E tabii yanında mandalinler ve narlar bile götürmeye kalkınca, mecburen tartmak zorundaydı :) Lokum, baklava, çerezler, yeni aldığı giysiler derken ağırlık arttı. Ama meyveleri valla ben koymadım; kendi götürmek istedi. Yirmi kilo sınırında kaldı Allah'tan da, ekstra ödeme yapması gerekmeyecek. Zaten o kadar az eşyayla gelmişti ki. İyi de yapmış. O "aman havalı olayım, her gün ikoncan gibi gezeyim" diyen valiz canavarları gibi gelmemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veda yemeğimiz için hazırlanırken gözlerim dolayım, dedi.&lt;br /&gt;Dolma, dedim.&lt;br /&gt;Dolayım ya bırak, dedi.&lt;br /&gt;Ya yapma, bak ne güzel geçti günlerimiz, sevin ve şükret. Sevdiğimiz, sevildiğimiz bir deneyim yaşadık. Zaten yemeğe gidiyoruz, bir de dua ettik mi Julia Roberts olacağız, dedim. Dinlemedi beni.&lt;br /&gt;Aa kes avutmayı, duramayacağım, şu an bana senin beynin değil, kalbin komut veriyor, sıkıyorsa ona sözünü dinlet, dedi.&lt;br /&gt;Zayıf yerden vurdu, tık diyemedim. &lt;br /&gt;Doldu. Beni utandırdı. Evet, ben ağlarken utanırım. Evin diğer taraflarına kaçtım.&lt;br /&gt;Ne giyeceğimi bilemedim. "Üşürüm gömlek giymeyeyim. İnce bir kazak giyeyim. Yok yok, o çok spor olacak, gömlek giyeyim" cümlelerini 5-6 kez tükettikten sonra, gömlekte karar kıldığımı huzurlarınıza da sundum zaten. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Berbat bir trafikte yola çıktık. Önce anneme uğrayacaktık, çünkü fırsat bulup ne o gelebilmişti, ne de biz götürebilmiştik. Gündüzün yoğun programlarından sonra o yorgunluğunun üzerine, gel anneme gidiyoruz, demek istemedim bir türlü. Bir de annem bize kuru patlıcan dolması yapmış, gelin alın evladım, demişti :)&lt;br /&gt;Trafiğin keşmekeşi yüzünden fazla oyalanamadan, sadece kızlar anneme çıktılar. Frenk aşağı yanımıza geri döndüğünde: "O kesinlikle senin annen. Hem gözleriniz aynı, hem de senin gibi sarıldı öptü beni." demez mi :)&lt;br /&gt;Evet biz sevgisini uzaktan kumandalı yaşayamayan, dokunmatik bir duygu teknolojisinin genlerine sahibiz... diyemedim.&lt;br /&gt;Yemek faslını uzatmayayım. Güzel geçti. Gençler de, aileler de çok mutluydular. Kimse ayrılmak istemiyordu. (Bir Türk kız hariç; çünkü onların frenki asi ve aile kavramından uzak bir kız imiş ve fazla kaynaşamamışlar). Müziklerle hem dans ettiler, hem birlikte şarkılar söylediler. Alışveriş yapmaktan kendilerini alamadıkları için otobüsü geciktiren frenk hocalar da pek gençtiler. Ve çok da sevimli. Onlar İngilizce bildikleri için, içimde patlayan yabancı dil kotamı onlarla doldurdum (Blog adını 'İçimden Patlayanlar' diye değiştirsem mi acaba?). &lt;br /&gt;O kadar hoplayıp zıpladılar ki, bizim frenk terlediği için, askılı bluzuyla dolaşmaya başladı. Eve dönerken öksürüğü iyice artmıştı :( Benden ballı süt yapmamı rica etti. Ben zaten aklıma koymuştum.&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah son kez uyandırmaya odasının kapısından başımı uzattığımda, aklımdan geçen pis düşünceyi tepeleyerek yollamak biraz vaktimi almadı değil: "şeytan diyor, bırak uyusun". Bünyemden fırlayan ikinci Müge, beni arkamdan ite ite yapmam gerekeni yapıp, uyandırdım. İlk günkü gibi omlet yapasım vardı. Tabii ki reddetmedi. Mutfakla oda arasında birkaç kez gidip geldiğimde, bir tanesinde onu gözleri nemli yakaladım. (Burhan yetiiiişşş) Anaaammm... Bu benim bittiğim an oldu. Sakinleştiğimi ve güzel bir gecenin ardından gözlerimle bir kez daha itişmeyeceğimi sanırken, nasıl da aldanmışım.&lt;br /&gt;Hani filmlerde yavaş çekimler olur ya;&lt;br /&gt;Öylesine bir bakayım diye odaya doğru ilerliyorum. Valizini alayım vs diye düşünüyorum. Kendim de adımlarım kadar sakinim. Hatta bu halimle gurur duyuyorum. Odaya yaklaşıyorum. Giriyorum. Gözlerim onu arıyor. Başını bir kaldırıyor, nemli..... Offf bunu yapmayacaktın be frenk gözleri. Beş saniye geçmiyor, frenkin görüntüsü flulaşıyor. Islak görünüyor. Utanıyorum ya, ağzım gülümsemeye çalışıyor. Yok yok ağlamıyorum demeye çabalıyorum dudaklarımla. Karar vermek zorunda hissediyorum kendimi. Ağladığımı fazla görmesin diye, ya gidip sarılacağım, ya arkamı dönüp filmi hızlandıracağım ve kaçacağım odadan. Bilin bakalım ne yaptım? Teknolojimi kullandım.&lt;br /&gt;Eşim sabah çok erken gitmesi gerektiği için geceden vedalaşmıştı. O yüzden kahvaltıda dört kişiydik. Suskunduk. Ama kırmak bana düştü.&lt;br /&gt;"Gider gitmez haber ver"&lt;br /&gt;"Tamam sms yollarım"&lt;br /&gt;"Çok seviniriz"&lt;br /&gt;"Merak etmeyin"&lt;br /&gt;"Yazın da gel"&lt;br /&gt;"Umarım"&lt;br /&gt;"Bir çay daha?"&lt;br /&gt;"Mersi, içmeyeceğim"...&lt;br /&gt;Bu arada duygusal sahnelerde annesinin erkek versiyonu olan oğlum, söylemek istediklerini bir kağıda yazıp verdi ona. "İyi ki geldin. Seni tanıdığıma çok sevindim. Seni özleyeceğiz"... ve birkaç fransızca kelime :))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulun onlara ve bizim çocuklara ayarladığı bir otobüsle, okuldan direkt havalimanına geçeceklerinden, son âna kadar yanında olmak için servise ben de indim. Bu defa yukarıdan el sallayan yoktu. Ama o gene de el salladı yukarı doğru. Servisi beklerken de, gülen ağzım ve ağlayan gözlerimle yine de konuşmaya çalıştım. Kızım zaten dumur vaziyetteydi. Konuşsa ağlayacak. O yüzden mahsun mahsun duruyordu. Aslında en çok o etkilenecek haliyle. Akşam olsun da, bir koklayayım onu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Servis de tam vaktinde geldi :(&lt;br /&gt;Bindi ve gittiler...........&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-1013374937235452830?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/1013374937235452830/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/sezon-finali.html#comment-form' title='25 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1013374937235452830'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1013374937235452830'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/sezon-finali.html' title='SEZON FİNALİ'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><thr:total>25</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-4360132680400946005</id><published>2010-11-10T08:18:00.000+02:00</published><updated>2010-11-10T08:18:52.109+02:00</updated><title type='text'>AU REVOIR MATHILDE...</title><content type='html'>Gitti...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi olduğumu söyleyemem..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün akşamı ve bu sabahı toparlanınca yazacağım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-4360132680400946005?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/4360132680400946005/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/au-revoir-mathilde.html#comment-form' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4360132680400946005'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4360132680400946005'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/au-revoir-mathilde.html' title='AU REVOIR MATHILDE...'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-4435592670809261106</id><published>2010-11-09T12:38:00.000+02:00</published><updated>2010-11-09T12:38:53.776+02:00</updated><title type='text'>DOLMAYIN İÇİME KOR TANELERİ</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNkeXjDP35I/AAAAAAAAAMA/m3AEuHjlOH8/s1600/snowglobe.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" px="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNkeXjDP35I/AAAAAAAAAMA/m3AEuHjlOH8/s1600/snowglobe.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Dün akşam üstü bir anda, aslında dün akşamki yemeğin, evdeki son yemeğimiz olduğu aklıma gelmesin mi.. (İsa'nın ne hissettiğini anladım sanki). Amanın oldum! Çünkü bu akşam veda yemeği var ve bir restoranda tüm frenkler ve misafir eden ailelerle birlikte olacağız.&lt;br /&gt;Göğsümde dalgalanan bir su vardı sanki. Hani içinde yarı akışkan renkli sıvılar olan, sallayınca kar taneleri harekete geçen süsler vardır ya; işte sanki kalbimin çevresinde o sıvı devinmekle meşguldü. Ne akıp giden cinsten, ne yapışıp kalan... Ruhum o sıvıya kaçmış gibiydi. Gözlerim de o sıvının yarattığı karışıklıktan fırsat bulsa yaşlarını salacaktı.&lt;br /&gt;İşten çıktım Tansaş'a girdim. Off orada da melankolik kıvamda bir şeyler çalmıyor mu! Sanki Tansaş bile benim bu halimi körüklemeye çalışıyordu. Çay için girdiğim marketten, "bunu da sever, şunu da sevebilir" diye bir sürü şeyle çıktım. Evde yemek olmasına rağmen, seviyor diye bir de tavuk şinitzel aldım. Biz İzmirliler "çiğdem" deriz, ay çekirdeği bile aldım ya, kendimi ayakta 15 dakika alkışlamak istiyorum. Pesss denmelik bir durumdayım galiba. &lt;br /&gt;Kasada önümdeki amcayla delikanlı ödeme konusunu o kadar uzattı ki, neredeyse, "n'olur bana izin verin, ben hızlıca ödeyip çıkayım, çünkü bu müziklerle birleşen o sıvı, beni ağlatmak üzere" diyesim geldi. Deriiin birkaç nefes alıp, sabrımdan yardım istedim. Oyyhh çok sıkıldım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNkiZs940iI/AAAAAAAAAME/Mklur3LLXqY/s1600/SKNT_A~1.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" px="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNkiZs940iI/AAAAAAAAAME/Mklur3LLXqY/s1600/SKNT_A~1.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;O sırada eşim aradı. Evdeymiş ve kızlar yok, biliyor musun nerdeler, diye sordu. Kızım beni aramış ve frenklerin Çeşme gezisinden dönerken, otobüste bir sorun olduğu için biraz gecikeceklerini ve onları okulda bekleyeceğini söylemişti. İyi de, şimdiye kadar gelmeleri lazımdı, diye düşündük. Eşime hemen kızımızı aramasını söyleyip, ben de markette dışarı fırladım.&lt;br /&gt;Apartmandan içeri girip de asansöre binince ne olsa beğenmem? Hangi müzik zevkinin oluşturduğunu bilemediğimiz bir cd dönüp duruyor asansörümüzde. Bazen Abba çalıyor, bazen sosyalist enternasyonel; öylesi bir değişik yani. Bu defa da vıcık vıcık bir yalnızlık şarkısı... Yeteer, gelmeyin üzerime yaa!&lt;br /&gt;Allah'tan market ile ev arasındaki sürede kızlar gelmiş eve. Elimdeki paketleri bıraktığım gibi odalarına koştum, bir sarıldım öptüm onları. Arkadaşlarımdan da öpme siparişleri almıştım, onlar için de öptüm :)&lt;br /&gt;Bu arada otobüste sorun falan çıkmamış, meğer frenk hocalar alışverişi o kadar uzatmışlar ki, geç kalınmış. Otobüs sorunu oldu diyen de bizim hocamız, utandı mı ne... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sofrayı kızlarla hazırladık, yedik, sohbet ettik. Sıra kalkmaya geldiğinde kalkasımız gelmedi. Kalkarsak, bir daha ne zaman olacağı belli olmayan bu güzel akşam sofrası da bitecekti. Ama kızımın ve oğlumun bugün&amp;nbsp; sınavları olduğundan, çalışmaya gitmek zorundaydılar. Ben de frenkle masayı topladım. Anam frenk bir konuşuyor, durmak bilmiyor; bıcır bıcır :) Hani lafı lafa bağlamak deriz ya, aynen o hesap. Karşımdaki konuşurken yüzüne bakmamayı hiç sevmem, o yüzden de kafamı çevirip işime devam edemiyorum. E artık ben de dayandım bankoya, koyverdim masayı, tabağı çanağı.. :) &lt;br /&gt;Geçen Mart ayında attan düşüp, ayağını kırdığını ve ameliyat olduğunu anlattı. Ayak bileğinin yanında bir dikiş izi görmüştüm zaten (ayakları da pamuk gibi). Çivileri varmış ve ileride ameliyatla onlar alınacakmış. Benim yüz ifadem anında "vah vah" ifadesine döndü haliyle. Artık at binmeye korkuyormuş, ama hocası kalbini bir kenara bırak ve bin diye ısrar ediyormuş. Oysa bu hiç de kolay değilmiş. Çünkü epey şiddetli bir düşüşmüş, korkusunu yenemiyormuş hâlâ. Ay kıyamam ben sana be frenkcim...&lt;br /&gt;Sonunda mutfaktaki işi bitirdik derken, bir anda bilgisayara koştu ve bana beğendiği oğlanın Facebook'tan fotoğraflarını göstermek istediğini söyledi. Oğlan öyle popülermiş ki, ona bakmazmış, onunla sevgili olmaları ancak bir hayalmiş. Oğlan da kara kuru bir şey. Bizim kaymak frenke hiç yakışmadı yahu :)) Evladım seni daha ne mühendisler, ne parfümcüler, modacılar ister de, Paris moda haftasına katılırsınız birlikte, diyesim geldi de, diyememe nedenimi bir kez daha zikretmeyeyim artık :)&lt;br /&gt;Ardından Skype'a zıpladı, annesiyle konuşmaya başladı. Annesi bu defa çekinmedi ve benimle hemen konuşmak istedi. "Madaaam kızın gidiyor ve biz de çok üzülüyoruz çook" benzeri cümleler kurdum. E o da haliyle, kızı eve dönecek diye mutlu olduğunu söyledi. Haklısın ciğerim, evlat hasreti kolay değil... Daha önceki Skype sohbetinde göremediğimiz erkek kardeşlerini ve kedilerini de gördük. Sonuç olarak tatlı ve birbirine bağlı bir aile. Anafikir: kızım güzel bir aile ortamına gidecek. Bana her şey için teşekkür etti, sağolsun. "Ne demek, başımızla bir. Her zaman bekleriz. Aa bakın bunu saymayız. Daha karpuz kesecektik. Yaza kadar kalsaydı" dedi iç sesim (ah o iç ses, konuşmaktan helâk oldu günlerdir).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, bu yazı fazla uzadı sanki.&lt;br /&gt;On günlük frenk destanı yazdım resmen. O gelmeden önce her gün defterime kısa notlar alayım da, anılarımızı unutmayalım, diye düşünürken, buraya yazacağımı hiç düşünmemiştim. İyi de oldu, artık neredeyse her ânımız ve anımız kayıt altında. Kendi kızım onlara gittiğinde bile bu kadar çok şey bilemeyeceğiz. 28 Nisan'da da o gidecek, bir aksilik olmazsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ben kendimi işime gücüme vereyim de, o sıvı tekrar harekete geçmesin...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-4435592670809261106?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/4435592670809261106/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/dolmayin-icime-kor-taneleri.html#comment-form' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4435592670809261106'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4435592670809261106'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/dolmayin-icime-kor-taneleri.html' title='DOLMAYIN İÇİME KOR TANELERİ'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNkeXjDP35I/AAAAAAAAAMA/m3AEuHjlOH8/s72-c/snowglobe.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-204509636242827726</id><published>2010-11-08T10:05:00.000+02:00</published><updated>2010-11-08T10:05:03.502+02:00</updated><title type='text'>NEŞELİ GÜNLER-2010 Versiyonu</title><content type='html'>Dün sanki üç ergenli bir aile gibiydik. Ne biz ondan, ne de o bizden farklı duruyordu. Buruk bir anma töreniyle gelişinin birinci ve sonuncu haftasını kutladık. Kahvaltıda sucuk eşliğinde, gidince onu çok özleyeceğimizi söylediğimde, "ben de" dedi ve benim ilk göz yaşım huzurlara çıktı. Çarşamba sabahını geçtim (yani aslında başa çıkma yolunu arıyorum), Salı gecesi "bu son yatışımız, bu son iyi geceler deyişi, bu son yarın görüşürüz deyişi, valiz de toplandı..." cümleleriyle uykuya nasıl geçeceğimi falan düşünmeye, yani kafayı yemeye başladım :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsim, şehir, futbol takımı oyunu dışında diyalog kuramayan oğlum bile "çok alıştık ya", kızım "keşke kalabilse", eşim "kerata gidince boşluk olacak" deyip duruyorlar. Hadi ben, çocukların bize iki günlüğüne yatıya gelen arkadaşlarına bile alışıp bir hoş olurum da, aile efradımın da duygu yapmaya başlaması, bir anlamda beni rahatlatıyor. Çünkü abarttığımı düşünmeye başlamıştım (şunları yazarken bile yutkuna yutkuna yazıyorum).&lt;br /&gt;Havayı dağıt Mügeee...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNeqU4ropAI/AAAAAAAAAL4/0PzLV7eAWi8/s1600/tire.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNeqU4ropAI/AAAAAAAAAL4/0PzLV7eAWi8/s320/tire.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Tire'de çok bilinen bir restoran vardır. Dağda ormanın içinde, kırmızı, yeşil, sarı yapraklarla sonbaharın en güzel manzaralarına sahip bir yer. Yerleşim olarak tepede, uçaktan bakar gibi bir yükseklikte. Bir başka frenki ağırlayan arkadaşımız ve ailesi ile birlikte oraya gittik. Yaklaşık 1.5 saatlik bir yolculuktu.Çeşit çeşit otlarla yapılan Ege yemekleriyle ve Tire köftesi ile meşhurdur bu restoran. Frenkimiz otlara pek ilgi göstermediyse de, azıcık tattı. Diğer frenk de fena yemiyordu hani. Onun tipine baktım da, sapsarı saç, mavi gözler, açık ten... Ayy bana yumurta gibi geldi.. I ıhh sevmedim. Döndüm bizim frenke baktım; elâ göz, kumral saç, buğdayımsı bir ten. Ayy bayıldımm... Kuzguna yavrusu bir şey gelirmiş denirdi de, unuttum şimdi. &lt;br /&gt;İki frenk, iki Türk genç kız olunca muhabbet ettiler bol bol. Fotoğraflar çektiler. Dönüş yolunda oğlum öne oturmak isteyince, ben de kızlarımla arkaya oturdum. Frenk ortada. Elinde mp3. Bir bana bir kızıma tek kulaklığı verip, "bu şarkıyı biliyor musunuz, ya da bakın ne hoş bir şarkı, veya bu bilmem ne filminin film müziği.." diye dinletti. Anne babasının sevdiği şarkıyı dinletti (hani yani aşklarının şarkısı babında). Eskilerden diye bana bir de Charles Aznavour'dan bir parça dinletti. Tevellüt malum :)&lt;br /&gt;Ayrıca yolda epey bir konuştuk (hiç yapmayız ya hani). Liseden sonra çocuk kitaplarına resim çizmek istiyor ve bunun eğitimini almak. Bunun için Strasburg'a gitmesi lazımmış ama çok pahalıymış. Gerçi sonradan bu işten para kazanabilir mi diye de kaygıları var, çünkü ekonomik kriz var dedi (ah ah ne benzer dertler, ama yine de bizim kadar karamsar olamaz). Harçlık olsun diye, babysitter'lığa gittiğini ve takılar yaptığını söyledi. Annesiyle arası genelde iyiymiş ama derslerine çalışmazsa ya da odasını dağınık bırakırsa annesi kızarmış (bu bana bir yerden tanıdık geldi ya neyse). Babası dağ tırmanışları yaparmış; hatta Mont Blanc'a bile çıkmış. Ağbisi, 20 yaşında olmasına rağmen evler çok pahalı olduğu için, hâlâ onlarla yaşıyormuş. Bu sene içinde annesinin babası vefat etmiş. Sonradan da annesi hamile kalmış. Bunun bir alınyazısı olduğuna inanıp, bebeği aldırmamak gibi bir inançları varmış. O yüzden annesi 43 yaşında, ama dördüncü çocuğunu doğuracak (her ülkenin doğusunda böyle inanışlar mı var acaba?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve gelince de biraz internete takıldı ama her akşam bu süreler daha da azaldı. İlk günlerde arkadaşlarıyla sohbete daha fazla süre ayırırdı. Facebook'ta benim sayfama Türkçe notlar yazdı. Ardından tabii yine bizim akşam sohbetleri ritüelimiz başladı. Sürekli Türkçe kelimelerle bir şeyler demeye çalışıyor. Öğrenmek istediğini söyledi :) Ondan önce benim fransızcamı daha geliştirmem lazım ya neyse. Yalnız valla çok ilerledim. Kızımın onlara gitme zamanına kadar iyice ilerleyip, ben de mi takılsam gruba acaba diye pis planlarım var :p N'olacak ben de evde annesiyle bebek bakarım artık. Onun bebekle ilgilenmesi gereken zamanlarda börek, zeytinyağlı fasülye, mercimek çorbası, salyangozlu bulgur filan yaparım, lavabo ovarım, çarşafları silkelerim.. Fena mı... :)) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNeqvmPq5WI/AAAAAAAAAL8/dr4io5evCxo/s1600/bro.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNeqvmPq5WI/AAAAAAAAAL8/dr4io5evCxo/s1600/bro.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Restoranda öyle çok yedik ki, feci tok geldik eve. Sonradan baktım ne yemek yiyecek haldeyiz, ne de bir şeyler yemeden uyuyacak. Hadi kızlar, brownie yapmak ister misiniz dedim. Koşa koşa geldiler. Malzemeleri hazırladım, önlerine sürdüm. Biri yumurtaları kırdı, diğeri yağı ekledi derken, attık fırına (bu arada artık sofra kaldırmaya da yardım eder oldu kendiliğinden). Pişene kadar zor beklediler. Olunca da salonda onlara 'brownie+süt' pikniği hazırladım. Bir ara televizyonda 'Yetenek Sizsiniz' gördük; bunun Fransa'da da olduğunu söyledi ve biraz izlemek istedi. Jürinin hayır dediklerine üzüldü. Bir akşam önce de 'Yok Böyle Bir Dans'ı görmüştü biraz. Pascal Nouma'yı orada görünce şaşırdı haliyle. Ama benim asıl beklediğim, her programda Acun'un olmasına şaşırmasıydı da, fark etmedi :) Oyalansınlar diye aldığım Fransız filmlerine hiç ilgi göstermediler bile. E sohbet gırla tabii.. Halbuki film izlemeyi çok sevdiğini çok iyi biliyoruz. Asıl film bizim evde dönüyor ya :) Hatta dizi film.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu film bitmek üzere.. Yarın akşam da veda yemeği var. Fazla makyaj yapmamalı. Hediye olarak alacaklarımı hâlâ almadım. İlginçtir ki, sözüm ona, almadıkça gitmesini geciktireceğim gibisinden bir bilinçaltı çalışması var sanki bende. Şizofrenimsi halüsinasyonumu artıracak bir başka çalışma düşüncem de, o gittikten sonra sanki gitmemiş gibi, olay akışlarını kurguya bağlayıp (yani kafadan atıp) yazmaya devam etmek falan gibi. "O gitmedi, kalbimizde ve blog'umda yaşıyor" minvalinde psikopat bir plan. Yok yok, korkmayın kayışı o kadar sıyırmadım :)) (hayır, hayır, hayıııırrrrr...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sabaha karşı o kadar çok öksürdü ki, sonunda kalktım. Ballı ılık süt yaptım, götürdüm. İçmez belki diyordum ama içti. Annesi de yaparmış. Yastıklarını artırıp dik yatmasını sağladım. Ayyy bir de 'sağol' (Türkçe) demez mi sabahın beşinde. Sabah uyandığında, gece çok öksürdün, dedim. Ayyy bir de 'pardon' (Fransızca) demez mi... Hayıır senin için, benim için değil, dedim. Ne dedi? Ayy gene 'sağol' dedi. &lt;br /&gt;Yok yok bu kızın bir an önce gitmesi lazım. Yoksa paralayacağım bu kızı ben. Şeytan diyor, al mıncık mıncık yap :) Ona yapamadığımı kızıma yapıyorum da, deşarj oluyorum artık. O zaten alışık bu hallerime :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perşembe'den itibaren blog'uma, "hasret nedeniyle kapalıyız" yazısı asmayacak şekilde yeni konular, ya da yeni yabancılar bulsam iyi olacak... Ya da birileri benim için yazıversin bir şeyler. Maksat dükkanı kapatmamak..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-204509636242827726?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/204509636242827726/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/neseli-gunler-2010-versiyonu.html#comment-form' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/204509636242827726'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/204509636242827726'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/neseli-gunler-2010-versiyonu.html' title='NEŞELİ GÜNLER-2010 Versiyonu'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNeqU4ropAI/AAAAAAAAAL4/0PzLV7eAWi8/s72-c/tire.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-8243349108146649224</id><published>2010-11-07T10:31:00.000+02:00</published><updated>2010-11-07T11:31:28.727+02:00</updated><title type='text'>LİNGO LİNGO</title><content type='html'>Frenkciğimiz "biraz da ben debeleneyim" demiş olsa gerek, dün akşam, sözlüğü devraldı ve Türkçe konuşmaya başladı :)) Ayrıca televizyonda konuşanlardan "iyi geceler, tamam, merhaba" kelimelerini yakalar oldu. Artık yatarken de, iyi geceler nasıl denir diye sormuyor, direkt söylüyor. Ha bir de "yarın görüşürüz" diyor. Bunları söylediğinde bendeki iç, içe sığmayıp da öpüyordum ya, şimdi de sarılmaya başladım (Bahane Yaratma Merkezi başkanı oldum. BYM Bşk).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözlükten çocuklarımızın isimlerini bulup, anlamlarını okudu. O kelimelerin yanındaki örnek cümleleri bize sundu. Şimdi 'biri söyler, diğeri güler' atraksiyonumuz kişi değiştirdi. Yalnız size güzel bir haberim var: her ne kadar herrr istediğimi söyleyemiyorsam da, şu 1 hafta içinde yerlerde sürünmekten, önce diz seviyesine yükselen fransızcam, artık kesinlikle bel hizasına yükseldi (bel altını es geçtim :D) Ama şu da var ki, hâlâ Türklüğümden taviz vermiş değilim: söyleneni anlayabilme düzeyim çok daha iyi. Hatta yabancı biri olduğunda, otomatiğe bağlanmış gibi anında düğmesi çevrilen ingilizceyi daha az düşünür oldum ve aklıma hemen bir fransızca sözcük geliyor. Acık daha kalsa Victor Hugo'yu orijinal dilinden okuyabilecektim, fakat kader çok kahpe...&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNZxNGfw1wI/AAAAAAAAAL0/M2vBtXBxAEY/s1600/%C5%9Fi%C5%9Fko.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNZxNGfw1wI/AAAAAAAAAL0/M2vBtXBxAEY/s1600/%C5%9Fi%C5%9Fko.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Hamamı merak ediyorsunuz di mi? :)) Doğma büyüme buralı bir vatandaş olarak, ben bile ilk ve tek gidişimle, "one minute, daha da gelmem" dediğim hamam maceramın bir benzerini de onlar yaşamış. Yağları muhtelif yerlerinden sarkmış, "o ne özgüven o" dedirten hamamcı teyzelerin, meme şovlarını pek de zevkle izlemiş değil. Kendi hocalarının bu hamam sefasından çok keyif aldığını söyledi. Hocasının da ortama ve âdete uyarak yüzde doksanyedi nü icraatından bahsederken, yüzü, ekşimekten limonla sirke arası bir kıvamda buruşuyordu. Frenkciğimiz de, kendi kızcağızım&amp;nbsp; da bu deneyimi bir daha denenmemek üzere 6 Kasım 2010 gününe sakladılar. Üzerlerinde bikinileri olmasına rağmen peştemallarına sarınıp, bu ıstırap bitsin diye beklemişler :)) Beni de aldı mı bir tasa... Ben şimdi bu kızları hamama götüremezsem, nasıl görücüye çıkarıp da everebileceğim, diye.. Kaldılar başıma yahu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNZwtDuSK_I/AAAAAAAAALw/NigidEDLOhk/s1600/sucuk.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNZwtDuSK_I/AAAAAAAAALw/NigidEDLOhk/s1600/sucuk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Bugün malum Pazar. Ailece güzel bir gezi ve yemek planımız var. Şu an iki kız da pirelerin uçmasını bitiremediler. Kahvaltıda sucuğa gark edeyim diyorum :) Yumurtayı omletten başka nasıl sever diye cümle kurma çalışmalarıma başlasam iyi olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünle birlikte son üç güne girdiğimizi düşünmemeye, ola ki hakim olamayıp aklıma gelirse defetmeye çabalıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkese güzel bir Pazar dilerken, "siz siz olun, banyonuzu evinizde alın" diyorum ;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-8243349108146649224?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/8243349108146649224/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/lingo-lingo.html#comment-form' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8243349108146649224'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8243349108146649224'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/lingo-lingo.html' title='LİNGO LİNGO'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNZxNGfw1wI/AAAAAAAAAL0/M2vBtXBxAEY/s72-c/%C5%9Fi%C5%9Fko.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-2018370819962529124</id><published>2010-11-06T15:08:00.000+02:00</published><updated>2010-11-06T15:08:47.289+02:00</updated><title type='text'>HAMAM GÜZELLERİ</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNVSBoAD0RI/AAAAAAAAALI/jN4MkJ1aMCA/s1600/hamam.bmp" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="230" px="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNVSBoAD0RI/AAAAAAAAALI/jN4MkJ1aMCA/s320/hamam.bmp" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Sabahları acayip donuk oluyor :) Akşamki neşeli kız gidiyor, yerine uykusunu alamamış,&amp;nbsp; mecburen okula/geziye giden zavallı bir frenk geliyor. Aslında ben de pek açılmam sabahları; hiç konuşasım olmaz. Odun gibi olurum; kimse bana bulaşmasın... &lt;br /&gt;Her sabah ezanı duyup irkildiğini söyledi. Belki de sonrasında uyuyamıyor ve gerçekten de uykusuz kalıyor. Bu kadar uzun boylu sormadım, sorAmadım :( İçimde tıkılıp kalan sözcükler tiroidimi azdıracak diye korkuyorum :) Bir zamanlar bir yerde okumuştum: sözleri boğazında takılmış, bir türlü dökememiş kişilerde tiroid sorunu olurmuş diye. Doğru yanlış bilemem. Bilim insanı sayılırım ve bunlara kulak asmam pek, ama öte yandan da "hastalıkların zihinsel nedenleri" olduğuna da inanan bir tarafım hep olmuştur. Frenk gidince bir tahlil mi yaptırsam ne :)&lt;br /&gt;Ona neler neler anlatmak, söylemek isterdim... Hem aile olarak bizi ve&amp;nbsp;ülkemizi tanıması adına, hem de duygusallık adına. O yüzden sıkıntı oldu içimde, söyleyemediklerim. O gittikten sonra iletişimi korumak zor olacak, çünkü el kol/mimik ile anlatabildiklerimi videoya çekip yollayacak değilim herhalde. Kızımın teması kesmemesi gerektiğini zaten söyledim ve o da istiyor bunu. Ama ben de, onun benim için 'bir zamanlar bize gelmiş tatlı frenk' olarak geçmişin güzel bir anısı bağlamında kalmasını istemiyorum. Bu 10 günlük deneyime önem veriyorum ve sevdim de kızı biliyorsunuz (Zaten hiçbir şey bilmeseniz bile bunu çok iyi biliyorsunuz. Temcitin Allah'ını yaptım bu konuda, biliyorum)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle bir arzum var: Fransızcamı ilerletmek... Ve fekat yoğun bir kış beni bekler. Fransızca dersine gitmeye vakit ayırabilsem bile, çalışmaya ayıramayacakmışım gibi görünüyor. Dün akşam yeniden tiyatro kursum da başladı.&amp;nbsp;Söylenen o ki, deliler gibi çalışmak gerekecek: başka kitap bile okumaya fırsat kalamayacak sayıda oyun okumam gerekiyor. Blog bile aksayabilir. Kendime sözüm var, aksatmayacağım, diyorum. Du bakalım n'olacak... "Fransızca oyunlar çalışsak hocam" desem? Anaokulu piyeslerinden başlamak lazım haliyle :) Dün akşam gene aldım elime sözlüğü... Güzel de bir sözlük, şahane&amp;nbsp;örnekler var. Oradan kurduğum cümlelerimi dört gözle bekliyor. Kızım da, o da bunu her akşam bekler oldular benden. Tam bir şaklaban oldum. Şikayetçi miyim? I ıhhh... :) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece yatmadan önce ilginç ve aslında ince bir soru sormuş. Pazar günü geldikleri ve Pazartesi'den beri her sabah okula gittiklerinden dolayı, burada ilk kez bir tatil sabahına uyanacaktı. "Uyanınca hemen günlük giysilerimi mi giymeliyim, yoksa pijamalarımla da kahvaltıya gelebilir miyim?" Benim ak ve kara tüm ciğerlerimi yedi tabii. Kızım bunu bana tercüme eder etmez anında: "pijama, pijamaa" dedik :) (Aşk-ı Memnu Fransa'da yayınlanmış olamaz değil mi? Kızceğiz oradakiler gibi full aksesuar ve kokteyle gider gibi kahvaltı seremonilerini görmüş diyecektim neredeyse) İstediği kadar da uyumasını söyledik. Sevindi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah ben evden çıkarken hâlâ uyuyorlardı. Bugün vapurla Karşıyaka'ya gidip dönecekler. Ardından da kendi hocalarının isteği üzerine tüm ekip olarak hamama gideceklermiş. Sonradan öğrendim. Bilseydim yanlarına kuru köfte, yaprak sarması ve darbuka koyardım (evde üçü de yok ya, neyse) :pp Kendi kızım için bile bir ilk.. Bakalım ikisi de pespembe mi gelecekler... Tam öpmelik olacaklar, yaşasınn!! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Ben blog'umu günlük gibi kullanmazdım pek, ama bu frenkle öyle bir hal aldı. E hep aynı hamam, aynı tas olacak değildim ya..Hayırlısı...)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-2018370819962529124?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/2018370819962529124/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/hamam-guzelleri.html#comment-form' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2018370819962529124'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2018370819962529124'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/hamam-guzelleri.html' title='HAMAM GÜZELLERİ'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNVSBoAD0RI/AAAAAAAAALI/jN4MkJ1aMCA/s72-c/hamam.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-8146628975911012656</id><published>2010-11-05T11:22:00.000+02:00</published><updated>2010-11-05T11:22:27.709+02:00</updated><title type='text'>MADAM, KUSURA BAKMA KIZINI HASTA ETTİK...</title><content type='html'>Frenk nezle oldu :(&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNPKDeVuSRI/AAAAAAAAALA/ot7NT0ukUYs/s1600/nezle.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" px="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNPKDeVuSRI/AAAAAAAAALA/ot7NT0ukUYs/s320/nezle.jpg" width="270" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Öksürüyor da... Oğlum da aynı durumda. Zaten salgın var. Çoğu insan bu durumda, ama bu hastalar benim emanet frenkim ve demirbaş canım&amp;nbsp;oğlum olunca, hangi bitki çayına saldıracağımı, hangi meyveleri sıkacağımı şaşırdım. Çocukları doping yağmuruna tuttum. Ayrıca antigripal ilaç verdik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün kızım gibi türk öğrencilerin de katılabildiği bir Efes gezisine gitmişlerdi. Ayrıca Meryem Ana ve Şirince'ye gittiler. Sabah sekizde çıktıkları eve, akşam yedide sürünerek girdiler. Kapıdan girdiğinde durgunluğunu fark ettiğimi gören kızım, "anne, nezle oldu" dedi. Bir gece önce de geceyarısı öksürdüğünü duymuştum. Hava ve diyet değişimi direncini düşürdü sanırım. 'Ah ah yalınayak da dolanıyorsun; banyodan çıkınca saçını kurutmuyorsun, e hava da serindi sanki biraz. Ah be evladım, seni önüme oturtup saçlarını kurutsam, zorla ayağına çorap giydirsem iyiymiş. Sütü de, kolayı da buz gibi içtin. Sabah giderken üzerin inceydi de, ses etmedim artık' diyemedim tabii.. (Bunlar sürekli kendi&amp;nbsp;çocuklarıma da söylediğim şeyler :D). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelir gelmez duş almak istedi, sonra da yemeğe oturduk. Mantıyı çok sevdi. Ama nasıl durgundu. Baktım gene yalınayak, bir terlik giydirdim valla artık. Habire üzgün gözlerle ona baktım, sırtını okşadım. Sonunda "merak etme, ben iyiyim" deyince, bir anda rahatladım. O gazla, e o zaman hadi alfabe sayalım, diyesim geldi (itiraf: dedim zaten. Bunu yazmayacaktım ama dayanamadım işte gene). Yok yok, alfabe konusu yalama olmamalıydı, iki gece öncenin hit'i ve gülmelere başlamamızın kırılma noktasıydı o. Alfabeyi ışıltılı yerinde rahat bırakmalıydım. Sadece bir tane "kâ" deyip bıraktım. Yemek sonrası sohbeti fazla uzatmadan, buzdolabından bulduğum tüm meyvelerin suyunu çıkarmaya başladım. Evdeki üç ergene de bolca "home-made ve anne elinden" başlıklı meyve sularını dayadım. Dayamadan önce de okudum üfledim :))&lt;br /&gt;Yalnız şaka bir yana, her sabah giderlerken gerçekten de dua ediyorum arkalarından. Normalde çok daha kısa tuttuğum bu ritüeli, emanet frenkten sonra acık daha uzatır oldum. Sağ salim anneciğine teslim edelim diye, içim pır pır ediyor.&lt;br /&gt;Akşam oyalansınlar diye aldığım fransız filmlerine pek vakit kalmadı. Yemekten hemen sonra, Skype'dan annesiyle görüşmek istedi. Onu yalnız bıraktık ki, rahatça hasret gidersindi. Bir süre sonra bizi de çağırdı ve frenk anneyle de müşerref olduk. Beni çağırmadan önce anladım ki, annesi tipi o an düzgün olmadığı için görüşmek istemiyor. Çünkü kızcağız "anne onun da üzerinde eşofman var zaten" anlamında bir şeyler dedi gibi geldi bana, çünkü hem ses tonundaki mücadeleden anladım, hem de "anne" ve "pijama" deyip durdu :))) Neyse, bana 'boş ver, sen gel yine de' hareketi yapınca, kendimi kameranın önüne attım. Önceden kafamda hazırladığım süslü cümlelerimi, heyecan yapmadan, sanki her daim şakırdayan fransızcamla ennn ufak bir boşluk bırakmıyorcasına saydım :) Hayır yani, anneyi ben de görmeyi çok istedim, çünkü bizim kızımız da ilkbaharda onlara gidecek. 'Madam, madammm göster bana kendini. Hem bir göreyim nasıl bir insansın, hem de söyleyeyim ki, kızını çok sevdik.'&lt;br /&gt;Esmer, kibar bir kadın. Teşekkür etti. Lafı uzatmadım ki, yavrusuyla doyasıya sohbet etsin. Yoksa ohoo bende laf bitmez; bonjour'dan girer, goodbye'dan çıkarım. Multilingual bir simultane tercüme odasının annesiyim ben, di mi ama :) Kızım da biraz konuştuktan sonra, onu yine annesiyle başbaşa bıraktık. Bir ara bize dönüp, annesinin ona karnını gösterdiğini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;Hatırlarsanız anne, dördüncü çocuğuna hamile; 6.5 aylık. Sohbetin ses tonundan bolca bilgi verdiğini ve olumsuz konuşmadığını anlamak içimi rahatlattı. Bir süre sonra bana, kameradan fark edilmeyecek şekilde, gel gel yaptı. Meğer annesi beni görmeden, bana da annesinin karnını göstermek istermiş. Madam karnını gösterdi, ama frenk gördüm mü diye bana bakınca, durumu anladı :) "hayır anne, hayır hayır" derken o kadar kikirdiyordu ki, annesi karnını ta Türkiyelere kadar gösterdiğini hemen çaktı tabii. Gösterdiği de giysi üzerinden yani, ne var ki utanacak. Bir aksilik olmaz da, kızım oraya giderse bebek 4-5 aylık olacak. Bizim frenk, kızıma, umarım bebek sen geldiğinde çok ağlamaz da, rahatsız olmazsın, demiş. Bebek kız olsaydı, göbek adı Müge olsun diye ısrar edecektim, ama neyse artık :) Ne de olsa benim adım, fransızların 1 Mayıs'ta birbirlerine hediye ettikleri bir çiçeğin adı. Yakışırr... &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNPKkyqWBXI/AAAAAAAAALE/7V2cHYq7568/s1600/m%C3%BCge.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" px="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNPKkyqWBXI/AAAAAAAAALE/7V2cHYq7568/s1600/m%C3%BCge.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Akşamın ilerleyen saatlerinde sözlükten rastgele kelime seçip, neşeli ve aslında saçma cümleler kurmamla çok eğlendiler. Gündüzleri tüm sorumluluğun kızımda olması nedeniyle, akşamları rol çalmam şart oluyor. Zaten bu durumdan hiç kimse de şikayetçi değil. Ne kendi kızımın iyice yorulmasına, ne de frenkimin sıkılmasına kıyabiliyorum. Gülmekten karın kaslarının geliştiğini söyledi. Dün akşam oğlumun edebiyat sınavına çalışmak zorunda oluşu ve eşimin de post-lentil yorgunluğunu hâlâ atamamış olması nedenlerinden (yok yok haksızlık etmeyeyim, o da bize katılıyor bizden fırsat bulursa), genelde&amp;nbsp;üçümüz takıldık. Duş, ilaç, meyve suyu ve bitki çaylarının kooperatif antigripal etkileriyle, durgunluğu geçmişti. İyi de uyuması lazımdı, çünkü bugün de Bergama'ya gidiyorlar. Uyumadan önce gene çok öksürdü (benim blog da 'anne blogları'na benzedi sanki)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatma zamanı gelip de, odalara yöneldiğimizde, aklımda "beşinci gün de bitti, kaldı bir beş daha" cümlesi vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tükettiğimiz zaman kadar, üreteceğimiz zaman var daha.&lt;br /&gt;Elimizdeki alınacaklar listesini de ufak ufak halletmek lazım: Türk kahvesi, Türk çayı, baklava, lokum. Bunlar aynı zamanda kendi istekleri. Biraz da lahmacun mu yaptırsam acaba? :)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-8146628975911012656?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/8146628975911012656/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/madam-kusura-bakma-kizini-hasta-ettik.html#comment-form' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8146628975911012656'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8146628975911012656'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/madam-kusura-bakma-kizini-hasta-ettik.html' title='MADAM, KUSURA BAKMA KIZINI HASTA ETTİK...'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNPKDeVuSRI/AAAAAAAAALA/ot7NT0ukUYs/s72-c/nezle.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-6414741655770844438</id><published>2010-11-04T16:03:00.001+02:00</published><updated>2010-11-04T16:09:10.915+02:00</updated><title type='text'>BURASI GAVUR İZMİR FRENKCİM</title><content type='html'>Artık sanırım halüsinatif illüzyonumsu şizofren oldum. Çünkü bu kızı ben doğurdum falan sanmaya başladım. Bize öyle bir entegre oldu ki (Hakkı Devrim bu yazdığım yabancı kelimeleri ve onlarda yaptığım deformasyonu görseydi, beni kızılcık sopasıyla kovalardı kesin).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evvelki akşam yatarken kızımdan iyi geceler demeyi öğrenip, gelip bana söylemişti. Ben tabii eriyik haline dönüştüm. Dün akşam da tam odaya doğru ilerlerken, kızıma tekrar ama bu kez fısıldayarak sorduğunu duymazdan gelip, bana sesli söyleyince, sevincimi yine öperek gösterdim. Sabah da günaydın'ı patlatınca anladım ki, öpülmek istiyor. Sorun değil, ben şikayetçi değilim öpmekten.&lt;br /&gt;Okul servisini beklerken, ben hep servis gelene kadar bekler, arada el sallarım kendi çocuklarıma. Bunu fark ettiğinden beri yukarı bakıp bakıp el sallıyor. Yıllardır el sallamaktan yorulmuş kızım da, mecburen ayıp olmasın diye sallıyor ama biliyorum ki içinden ofluyor :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün kızımın derslerinden almanca ve fransızcaya girmiş. Sanki çok az dil karmaşası varmış gibi, git bir de okulda dil dersine gir. Gerçi başka da girebileceği ders yok; mefaülün failünlü bir edebiyata, dağlar denize dik ise iklim nasıl olurlu bir coğrafyaya, iç açıların irdelendiği bir matematiğe ya da Abdülhamitli bir tarihe girse daha iyi vakit geçiremeyecekti. İşin hoş tarafı, fransızca dersine, onların hocası girmiş; yani bizim çocuklar has fransızdan ders dinlemişler ve çok da güzel geçmiş. Bizim âdetlerimize kadar uzayan bir konuşmadan sonra, bizim çocuklar kendilerini "kına gecesi" anlatırken bulmuşlar ve ders "yüksek yüksek tepeler" ile son bulmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okul sonrası gene tüm ekip Kemeraltı turuna gittiler ve bizim frenk elinde bir sürü çakma marka eşya ile döndü. Ay nasıl sevinmiş, nasıl mutluydu. Bir heyecanla anlatıyordu; nasıl pazarlık yaptığını, çakmaların gerçeğinden farkı olmadığını... 'Afferin iyi yapmışsın, güle güle kullan' muadili bir şeyler demeye ve el kolla bunu desteklemeye çalıştım (Artık beden dilimi anlıyor, yaşasın!!). Alışveriş sonrası bizim çocuklar ve misafirleri Kordon'da uzun uzun yürümüşler. Birbirlerine matrak şarkılar öğretmişler. Eve bitap bir şekilde geldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhabbettimiz öyle ilerledi ki, ben de artık bir cümle içinde yakaladığım 2-3 kelime ile ne demek istediğini anlıyorum. Zaten kızım da iyice çözüldüğü için, sohbet tarzımız röportaj formatından, pinpon tarzına dönmüş durumda; sırayla durmaksızın konuşuluyor. Dün de, henüz acıkmadıkları için, yemek öncesi böyle bir sohbete giriştik. Etrafımızda çakma giysileri yayılmış vaziyette, yatak üstünde bıcırdamaya başladık (genelde ben, kızım ve o bir aradayız; 'biz artık üç silahşörler olduk' deyince çok güldü). Buraya gelmeden önce Türkiye ve Türklerle ilgili önyargıları olduğunu, Türkiye'ye geleceğini duyanların çok farklı şeyler söylediğini, ama duyduklarıyla ilgisi olmayan şeyler gördüğünü anlattı. Önyargılarının en kuvvetlisinin de kadınların giyimleriyle ilgili olduğunu... Tabii diyemedik ki, burası "gavur İzmir". Ne kadar üzücü ki, ta 1981 yılında kendim değişim öğrencisi olduğum zaman yabancılarda varolan bu önyargılar hâlâ mevcut. Bunu bilen çocuklarım da, bunu yıkmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Yapmasak da, zaten yaşam ve giyim tarzımızla anlamaması imkansız (iyice yıkalım diye, evde mayo ile dolaşmaya mı başlasak acaba).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazartesi günü Facebook'una, Türk ailesinin nasıl olduğunu soran fransız arkadaşlarına, "ailem süper, almanca/ingilizce/fransızca konuşuyoruz" diye yazdığını ancak dün fark ettim :) Sevinmemek ne mümkün. Ben de altına, soruyu soran arkadaşına hitaben "ing ve alm biliyorsanız, siz de bize gelin. Biz de onu çok sevdik" yazdım.Yalan değil... 6 gün kaldı gitmesine :(&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam yemeği masamızdaki sohbetler ise tadından yenmiyor. Biz İtalyanlığımıza geri döndük. Lafı kim kaparsa o devam ettirir zaten bizde. Şimdi de ona odaklı konuşmaya çalışıyoruz. Oğlumun ingilizcesi iyi, ama fransızca hiç bilmiyor. O yüzden de kahrolmakla meşgul. Frenk de çok az ingilizce bildiği için biz aracı oluyoruz onlara. Ama dün akşam oğlum artık dayanamayıp, başladı bildiği bütün fransızca isimleri,kelimeleri ve şehirleri saymaya. O da yetmedi futbol takımlarını :)) İsim-şehir-hayvan oynar gibi olduk. Maksat diyalogsuz da olsa bir iletişim kurabilmekti, çünkü bizim eğlencemize bayılıyor. Ona her şeyi anlatıyoruz, yetmiyor yine de. Haklı... Ardından ben artık nostaljik olmuş, gençliğimizin şarkılarından kısa kısa söylemeye başladım (sütü seven bir kedim vardı.. bana kitap al :D)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNK7n163uUI/AAAAAAAAAK8/bGMSkz31rrg/s1600/bateri.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="300" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNK7n163uUI/AAAAAAAAAK8/bGMSkz31rrg/s320/bateri.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Dün ilk kez çamaşırlarını verdi, yıkadım. Öyle bizden biri oldu ki, kendi evlatlarımın çamaşırları gibi geldi. Sonra bir yanımda kendi kaymak kızım, bir yanımda frenk elmamla fotoğraf albümlerimize bakıp, epey bir güldük. Oğlum ona baterisini çaldı ve çalmasına izin verdi. Hah işte bu noktada, oğlum kimselerin dokunmasına izin vermediği baterisini çalmasına izin verdi demek istiyorum. Kız arkadaşı olmasa, yazılıyor diyeceğim ama, imkansız. Diyorum ya, frenk kalbimizi kazandı. Kızım da çok alıştı ona...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farkındaysanız bugünkü yazı makaradan çok, duyguya doğru yönelmeye başladı. 10 Kasım günü resmi yerler bayrakları yarıya indirirken, aynı zamanda ikinci bir hüzünde kaplayacak bizi..&lt;br /&gt;Bugün böyle geldi içimden...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-6414741655770844438?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/6414741655770844438/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/burasi-gavur-izmir-frenkcim.html#comment-form' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6414741655770844438'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/6414741655770844438'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/burasi-gavur-izmir-frenkcim.html' title='BURASI GAVUR İZMİR FRENKCİM'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNK7n163uUI/AAAAAAAAAK8/bGMSkz31rrg/s72-c/bateri.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-8538914860738790589</id><published>2010-11-03T10:12:00.000+02:00</published><updated>2010-11-03T10:12:22.223+02:00</updated><title type='text'>'BİR LİSAN BİR İNSAN'SA, BEN İKİ BUÇUK İNSAN OLDUM ARTIK</title><content type='html'>Evde hepimiz pek bir kibar ve düzenli olduk. Türkiye'yi ve Türk ailesini temsil etmenin görev bilinci üzerimize elbise gibi oturdu. Hafif İtalyan havasında geçen yaşamımıza, frenk aristokrasisi imza atmakla meşgul. Ev içinde değişen şeyler içinde en hoşuma giden, çocuklarımın, ayıp olmasın diye yataklarını düzelterek okula gitmeleri ve giysilerini aynı gün toplamaları. Bunun kalıcı bir değişiklik olacağına gözüm hiiç seyirmiyor ama bu balayı dönemi de güzel yahu. 10 Kasım akşamından itibaren eski dağınıklıklarına döneceklerini biliyorum ama en azından bunca yıldır "evladım şu yataklarınızı hiç olmazsa örtüverin, giysilerinizi hiç olmazsa düzgün çıkarın" diye dilde biten tüylerin, boşuna bitmediğini görmüş ve bu çocukların aslında bunları öğrendiğini anlamış oldum. Ha misafir gidince, tüylerim gene bitmeye devam edecektir, fakat on günlük düzeni yad ederek mutlu mutlu fransız kahvelerimi yudumlarım. Tabii yanında karamelli fransız şekerlemelerini de yiyeceğime eminim. Şekerlemeler için söz veremem ama dünyanın kahvesi hediye olarak geldiği için, bu yazıyı okuyan herkese (okumayanlara yok), "buyrun birlikte kırk yıllık hatır doğuralım" demekten ayrı bir zevk duyarım. Dün içtim ve çok sevdim. Her ne kadar paketin üzerinde Costa Rica yazıyor idiyse de, o yazıdan gözlerimi anında kaçırıp, "ohh frenk elmamın kahvesi, bizi düşünüp getirmiş" deyip, keyfine bir vardım ki sormayın (Gerçi tüm misafir çocuklar, kalacakları evlere kahve getirmiş. Yok yook benimki özel seçmiştir bizim kahvemizi). Ben de anneliğini kısa bir süre için paylaştığım annesine sakızlı Türk kahvesi yollamayı düşünüyorum. Üzerine de "Kios Coffee" yazdırmazsam ne olayım... :)&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNEYpk_w7MI/AAAAAAAAAJ4/cMvkwJ2nb1E/s1600/kahve8dc.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="219" src="http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNEYpk_w7MI/AAAAAAAAAJ4/cMvkwJ2nb1E/s320/kahve8dc.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Dün kızımızın bizim alfabeyi öğrenmeye çalıştığını yazmıştım. Dün akşam da ben onlarınkini sayayım diye eğlence başlattım. Maksat al fabe, ver fabe olsundu. Sonu e ile biten harflerdeki kibarlığa gülmeden edemedik: b, c, d... "Ay bunlar ne zarif şeyler böyle babında: "tres janti" dedim de, pek bir latife oldu. Ama asıl latife ve hatta kopuşumuz k harfinde oldu. Çünkü k'yi "kâ" gibi ve ileri fırlatarak telaffuz etmemi isteyince ve serde de oyunculuk olunca, benim o k'yi söyleyişim tükürülerek söylenen bir küfür edasında dile gelince, bizim frenkin gözlerinden yaşlar gelene kadar güldüğüne ilk kez tanık olduk. E tabii hazır yakalamışken bu ânı, ben sanırım 10 kere falan "kâ" demişimdir. Yine de işin "beaucoup" çıkmadan diğer harflere doğru süzüldüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün gündüz yaptıkları şehir turundan elinde safran, kartpostallar, kardeşi için bir bileklik ve kendi için ince bir atkıyla döndü. Öğlen belli ki bolca yediği köftelerden olsa gerek, akşam sadece iki tane dolma ve cacık yedi. Ha bir de Kemalpaşa tatlısı yedirmişler ama onu sevmemiş. Eve dönerken de baklava istediğini söyledi. "Ayıpsın, hallederiz" mimikleriyle yardımcı olacağımızı alenen belli ettik. Tadını bilmiyormuş, o yüzden bugün ona baklava prömiyeri yaptırmayı kafaya koyduk. Allah'ı var, yemek konusunda hiç sorun yaratmıyor sağolsun. Yemeğe çağırınca, ocaktaki tencerelerin başına çağırıp, minik bir birifing ile "ahanda yavrum yimahlar bunlar" diyorum. O seçiyor, ben servisini yapıyorum. Benden, kızımın sevdiği yemeklerin (bu tamlama bana hep 'Atatürk'ün sevdiği şarkıları hatırlatır) tarifini istedi, ki kızım onlara gittiğinde annesi pişirsinmiş. Kızıma ağır bir şaka babında, ona salyangoz tarifi vermek aklıma gelmedi değil :) Aslında tarif vermek iş değil de, oraya kadar gidip Türk yemekleri yemesine gerek de yok... diye düşündüm ama komplike cümleler arasında Narnia Günlükleri kıvamında kaybolmak istemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Anne yetiş"lerin bittiğine dair sevincim kısa sürdü, çünkü kızım fransızca zehirlenmesi olunca, dün akşam iş gene bana ve almancasını şahlandıran eşime düştü. Öyle ki artık almanca bile anlar oldum. Hâlâ nasıl olup da kendi dilimde yazabiliyor olduğuma şaşıyorum. Beynimin yabancı diller bölümü aşure kıvamına geldi. Yabancı dil demişken, dün bizim temizlik günümüzdü. Yardımcımla oturmuş çay keyfi yaparken, misafirimizden bahsetmemek olmazdı. Bize onunla nasıl anlaştığımızı sorup, cevabını duyunca, garibim pek bir takdir etti. Ve aklına gelen tatlı bir anısını benimle paylaştı: Yaşadığı gecekondu mahallesinde bir aile varmış. Anne, baba ve çocuklar yıllardır burada yaşıyorlarmış. Fakat anneanne geçenlerde ziyarete gelmiş ve kadınceğiz sadece kürtçe konuşabiliyormuş. Torunlarla iletişim sıfır tabii. Bu bağlamda dil bilmenin ne büyük nimet olduğundan dem vurdu. Düşündüm de, bu tatlı frenkim gidince evde bir boşluk olacak ve ben buraya ne yazacağım? Acaba bir de kürtçeye mi el atsam diyorum. O anneanneyi bize çağırasım var. Şimdilik çıkarabileceğim tek ses, onların halay çekerken lililili diye attıkları nâra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam film izletelim de, konuşmak zorunda kalmayalım diye azami çaba harcadıysak da, ne elimizdeki filmlerde, ne de tv'dekilerde frankofon bir yapıma rastlayabildik. Ben de başladım bizim kanalları izlettirmeye. Dizi dizi dizileri yirmişer saniye gösterdikten sonra, Serdar Ortaç'a denk geldik (ki ben ne dizilere, ne de Serdar Ortaç'a yirmi saniyeden fazla dayanabiliyorum). Bu sanatçımızın çok garip dans ettiğine karar verdi. Bu durumda biz de, kendi kızımızın bu vatandaşın konserine, bu yaz iki kez gittiğinden hiiiç bahsetmedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El netice, akşamımız ingilizce+fransızca+almanca triosunun farklı kıvam ve miktarlarda karışmasıyla aşurezce konuşarak bitti. Çok da güzel geçti. Yatarken bana iyi geceler dediği an, benim bittiğim an oldu. Ve tahmin edersiniz ki ey okur, kıza bir sarılmışım ki sormayın. Bu mutlulukla gözlerimi kapadığımda, günlerin aslında hızla geçtiğine üzülüyor ve yeri geldiğinde "sayılı gün çabuk geçer" diyen annemin haksız çıkmasını istiyordum. Bu fırsatı yaratan okulumuza, fransızca öğretmenimize ve öğrenci ağırlamaya seçilmeyi başaran kızıma teşekkürü borç bilirim (bi ara öderim).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-8538914860738790589?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/8538914860738790589/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/bir-lisan-bir-insansa-ben-iki-bucuk.html#comment-form' title='17 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8538914860738790589'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/8538914860738790589'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/bir-lisan-bir-insansa-ben-iki-bucuk.html' title='&apos;BİR LİSAN BİR İNSAN&apos;SA, BEN İKİ BUÇUK İNSAN OLDUM ARTIK'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNEYpk_w7MI/AAAAAAAAAJ4/cMvkwJ2nb1E/s72-c/kahve8dc.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>17</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-2854595227493087769</id><published>2010-11-02T15:31:00.000+02:00</published><updated>2010-11-02T15:31:29.696+02:00</updated><title type='text'>BANA 'ANNE' DİYEBİLİRSİN</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNARVdLjUfI/AAAAAAAAAJ0/6nCSp1BQFhU/s1600/frenk.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" nx="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNARVdLjUfI/AAAAAAAAAJ0/6nCSp1BQFhU/s1600/frenk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Kaptan'ın seyir defteri&lt;br /&gt;02.11.2010&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün okulda ilk gününü geçiren frenk elmamızın hangi izlenimlerle döneceğini merakla bekledim. Akşam üzerine doğru, onlar gelmeden evde olayım ve "çalışsa da, bak benim için eve erken gelmiş" dedirteyim diye hastalarımı ayarlamış olmamın haklı gururuyla işten çıkmaya hazırlanırken, bizim türk elmasından gelen telefonla hevesim kursak bölgemde yan gelip yattı. &lt;br /&gt;"Anne, biz tüm misafirlerle birlikte gezmeye gidiyoruz" diyen bir evlâda da, "aaa olmaz, ben işimi gücümü ayarladım, size de brownie yapacaktım; sıcak sıcak yedirecektim. Sakın gitmeyin" denmiyor. Ayrıca "kursağımda takılan takozlaşmış bir heves peydahlattın" hiiiç denmiyor. "Siz mutlu olun yeter" özverisiyle, meraklarımı iki saat öteye ittim. Gezmeleri bitince onları gelip alacağımı da söyledim (yaa bak, Türk anneleri de araba kullanır ve çocuklarını gittikleri yerden alırlar. Ha park yerinde arabayı bulamayabilirler ama olsun).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almaya gittiğimde dört kızı beni beklerken buldum: iki Türk elması, iki de frenk. Misafir eden diğer öğrencilerden biri ve onun misafirini de metroya bırakacakmışım (yaa bak, bizim de metromuz var. Kaç duraklı diye sormayın ama, var mı var). Diğer Türk kızımız da, ilk gün bizdeki gibi bir ıkınma seansından sonra açılmış (dertleri paylaşmak ne güzel bir his yarabbim). İki fransız aralarında konuşurken, eminim 'ohh be prostatlı idrar gibi konuşmak zorunda kalmamak ne zevkliymiş' demiyorlarsa, ben de bir daha blog'a yazı yazamayayım (amanın acaba bu son yazım mı?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğerlerini o muhteşem metromuza bıraktıktan sonra inanılmaz bir trafik karmaşasının içine attık kendimizi.&amp;nbsp;Yeni elmamla ilgilenmek adına (ki ilgilenmeye bayılırım), kızıma "günün nasıl geçti" nasıl denir diye sordum; söyledi. Tabii ben de doğru mu anladım acaba, yanlış telaffuz edip, bu trafikte hem araba kullanıp, hem de "anlamadım?" sorusuyla kendimi de, kızımı da sıkmayayım derken, zaten kızceğiz sorumu bir güzel duydu :) Ama yılmadım, bir de arkaya doğru dönüp "keskö tu a pase ton jurne" diye büyük bir gururla sorumu fırlattım. Gelen cevap: "bon". Hınkkk.. Yahu onca kelimeyi bir araya getirip,&amp;nbsp;neredeyse kırmızı ışıkta&amp;nbsp;geçmek pahasına yırtınıp sormuşum; aldığım cevap: "bon". Bön bön önüme döndüm. Beni kesmedi diyeceğim ama gerisini getirse ne olacak sanki diye düşünmüş olsa gerek. Kızım da duruma aşinaymış ki, dert yandı: "anne kafamı patlatıp, sorular hazırlıyorum, ama cevapları hep kısa. Sanki debelendiğime değmiyor" dedi. Ama bizdeki yüz ifadelerini görmeniz lazım: yüzümüzde ve sesimizde, sanki neşeli bir şeyden bahsediyormuşcasına bir pozitiflik, bir pozitiflik sormayın. Aman yanlış anlamasın diye... Diyaloglarımız genelde röportaj kıvamında oluyor, çünkü biz soruyoruz, o cevaplıyor. Fazla meraklı biri değil. Olsun... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve girmeden önce manava uğrayıp, sevdiği sebze varsa göstersin de onu alıp pişireyim dedim. O da ne, her şeye 'olur' diyor. Dolmalık biber, biraz patlıcan ve taze fasülye aldık çıktık. Bu arada da hepsinin adını ona sorduk, ki vokabülerimiz bayram etsin. Yalnız dere otunu bilemedi. 'Fransızların mutfağında dere otu yoksa, büyük kayıp' diyebilmek ister miydim? Hem de nasıl :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve vardığımızda kızcağızın yorgun bir hali vardı. Suskundu. Beni aldı bir telaş. Acaba sıkılıyor mu, acaba bir derdi mi var... Gerçi tüm gün sıkılmaya fırsat olmadan yoğun geçmiş. Meğer okul çok büyük ve kalabalık gelmiş ona. Sabahki bayrak töreninde 2000'e yakın öğreciyi bir arada görünce afallamış. Kızıma, okulun etrafındaki yerleşim alanlarını gösterip, "buralar da İzmir mi" diye sormuş. Ondan sonra anladık ki, geldiği yer küçük ve sakin bir yer. Ne okulu/kasabası bu kadar büyük ve kalabalık, ne de trafik bu kadar karışık. Hatta yaşadığı yerde bir Mango mağazası bile yok, düşünün artık :))) Bugün götürülecekleri İzmir şehir turundan sonra, dışarı uğramış gözlerini nereye saklar bilmiyorum artık (eve giderken bir göz damlası almalı).&lt;br /&gt;Acıktığını, başının ağrıdığını, bir duş almak istediğini ve varsa bir de ağrı kesici içeceğini öğrenince, garibimin niye böyle süklüm püklüm olduğu iyice anlaşıldı. Hemen karnını doyurduk. Mercimek çorbası vardı; anam mercimek nasıl denir acaba pırpırlanması aldı bizi haliyle. Eşim hemen ingilizcesini söyledi: Lentil. Ben gene her zamanki gibi, aldım bu ingiliz lentil'ini, fransız aksanıyla kıza söyledim :) Kızdan tepki: "ooo dakkorr". Benden tepki: "olleyy!". Fırında patatesli tavuk vardı; ona da kızım atıldı. Sonuç: 1. aşama sorun başarıyla giderildi, çünkü ikisini de çok güzel yedi. Ohh ben yemiş kadar mutlu oldum (zaten yedim de :p). Makarna yiyemedi (ben yedim, çünkü iyice mutlu olmuştum). Ardından ağrı kesiciyi verdik içti. 2. aşama da geçti. Sıra duşa geldi, o da haliyle büyük bir zaferle bitti. Ama asıl zafer yaklaşık kırk beş dakika sonra gülen, tazelenmiş yüzüyle hayata döndüğünü görmek oldu (amma da abarttım ha, sanki kız ölümden döndü).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyuyana kadarki sürede, internetten arkadaşlarıyla biraz sohbet etti, kızımla beraber yatağa bağdaş kurup kâh sohbet ettiler, kâh türkçe kelimeler öğrendi. Bir ara (aslında çok ara) yanlarına gittiğimde bizim alfabeyi saymakla meşguldü :)) Arada salona da gelmelerini isteyecektim ama eşim pupa yelken uyukluyordu, vazgeçtim :) Ne de olsa lentil yorgunuydu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demem o ki, ikinci günün sonunda ikisi de daha bir gevşemiş, daha bir birbirlerine alışmış ve daha bir bol&amp;nbsp;diyaloglu hale geldiler. Dolayısıyla "anne yetiş" imdatları, "ay ben şimdi ne desem de, şu sessizliği kırsam" kıvranmaları kalmadı. İkisinin de yüzleri aydınlandı. Ben de sözel misafirperverliğimi konuşturmaktan (yırtınmak daha doğru) vazgeçip, olaya manevi boyutuyla dahil olmayı seçtim. Bu akşamdan itibaren bana "anne" demesini isteyeceğim :))&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-2854595227493087769?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/2854595227493087769/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/bana-anne-diyebilirsin.html#comment-form' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2854595227493087769'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/2854595227493087769'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/bana-anne-diyebilirsin.html' title='BANA &apos;ANNE&apos; DİYEBİLİRSİN'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNARVdLjUfI/AAAAAAAAAJ0/6nCSp1BQFhU/s72-c/frenk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-4066377102500650894</id><published>2010-11-01T10:05:00.000+02:00</published><updated>2010-11-01T10:05:01.895+02:00</updated><title type='text'>1 Kelime, Yerli: SEVGİ</title><content type='html'>Ben ki şahane sessiz film oynarım; herkes benimle eş olmak ister.&lt;br /&gt;Ben ki sağır dilsiz arkadaşlarım olmuştur hep ve iyi anlaşırım.&lt;br /&gt;Ben ki mimik, jest, el kol kullanma, vücut diliyle kendini ifade konusunda fena değilimdir.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TM50FozRkZI/AAAAAAAAAJw/P8GSVoHKP1w/s1600/pandomim.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TM50FozRkZI/AAAAAAAAAJw/P8GSVoHKP1w/s320/pandomim.jpg" width="133" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Fransız kızıma yetemiyorum. Anlamıyor kızceğiz :) &lt;br /&gt;Bir kamera olup da benim hallerimi kaydetseydi ve kendimi izleyebilseydim, kim bilir ne komik görünüyor olacaktım. Yerlerde sürünmekten dizleri üzerine çıkmayı başarmış fransızcamla, aralara mecburen sıkışan ingilizcemle ve Türkçe'ye göç etmiş yabancı kelimelerimle aslında pek de kötü bir iş çıkarmıyorum. Kendi kızım da "anne yetiş" demeye başladı ki, aslında misafirimizin nerdeyse her dediğini anlıyor. İlk günün çekingenliği ve hata yapma korkusunu ancak akşama doğru aşabildi. Misafirimiz de çekingen duruyor. Gülümseyerek ve nadiren de ona dokunarak, sıcaklık vermeye, kendini kasmaması mesajını aktarmaya çalışıyorum. Ne bileyim, belki dokunulmaktan hoşlanmıyordur. Yoksa ben kolay sarılan, öpen ve sırt sıvazlayan bir tipimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havalimanındaki heyecanlı bekleyişin ardından panolarda uçağın indiğini gördüğümüz anda tüm ekip, yani diğer çocuklar ve aileleri, gözlerimizi gelenler çıktıkça açılan kapanan fotoselli kapıya diktik. Bir takım alakasız tipleri "hah işte geliyorlar" diye gözlerimizle sevgiye boğduksa da, karşılayanları yok idiyse, sevecen bir karşılamaya hayır demediler :) Bizim 11 Türk evladın hepsi de, bir anda Fransızcalarını unuttular gibi bir telaş içindeydiler. İlk anda ne desinler, ne yapsınlar, nasıl davransınlar diye bile sormaya başlamışlardı. 20-25 dakikalık bir bekleyişten sonra, "paravan açılsınnn" edasıyla fotoselin ardında önde kendi hocaları, ardında gencecik Fransızlarımız göründüler. Valla Facebook sağolsun; saniyede tanıdım kızı. Kendi kızıma "koş bak geliyor" dedim ama koşmadı :)) Ben de kendimi tuttum mecburen. Yoksa tipik ben, sanki kızı bin yıldır tanıyorum da, uzun zamandır görüşememişiz, aman da pek özlemişim gibisinden, kıza bir güzel koşar, "canııım hoşgeldin" tavrıyla bağrıma falan basardım herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kısa bir tanışmadan sonra otoparka doğru ilerledik. Amanın arabayı bulamıyoruz! "E iyi de ezberledik işte, mavi-A-30'a park etmiştik" diyoruz ama beynimiz çorba olmuş, ne mavi, ne A, ne de 30 var ortalıkta. O sadece birkaç dakika süren karışıklık bana sanki onbeş dakika gibi geldi ve nasıl utandım yahu. Kızcağızın aklından "ben ne şaşkın bir aileye düşmüşüm, daha arabalarını bulamıyorlar" diye düşündüğünü (Fransızca tabii :p) düşündükçe, yerlerin yarılmasını ne çok istedim yarabbimmm... Bir görevliden yardım isterken, görevlinin yakışıklı ve kibar oluşuyla durumu telafi ettiğimizi varsaymak da ne demek oluyordu anlamadım, ama düştüğümüz o park denizinde sarılabileceğim tek yılan oydu o anda. İçimden "evladım, gördüğün gibi, bizde görevliler hep böyledir" diye gurur duyma perdesinin arkasına saklanmak işime geldi sanırım. &lt;br /&gt;Hayırlısıyla yola koyulduk. Ama arabada çıt çıkmıyor. Baktık ki o ve kızım azıcık ıkınık duruyorlar, mecburen eşim ve ben dalmaya başladık olaya. Sanırsınız ki, araba değil, simultane tercüme odası: ingilizce, almanca, fransızca. Eşim almancadan girdi, ben malum nerden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi hemşire, babası itfaiyeci, ağbisi jandarma... Bir aksilik olmaz da, iade-i ziyaret olarak bizimkiler de ilkbaharda gidebilecek olurlarsa, kızım emin ellerde olacak yani :)&lt;br /&gt;Annesi 20 yaşında bir ağbi, 16 yaşında bir kız ve 12 yaşında bir erkek çocuktan sonra, dördüncü bebeğine hamile. Hımm ilginç... Aslında Şubat'ta doğması gerekiyormuş, ama annede sorunlar varmış, Ocak'ta doğurtacaklarmış. Peki, hadi rast gelsin bakalım... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sor bakalım acıkmış mı?" dedim kızıma. Sordu.&lt;br /&gt;"Az acıkmış."&lt;br /&gt;"Sor bakalım, yemek mi ister, ıvır zıvır birşeyler mi?"&lt;br /&gt;"Aa yok acıkmamış, yanlış anlamışım."&lt;br /&gt;"Yeseydi birşeyler, vakit geçerdi."&lt;br /&gt;"Anne, acıkmamış, n'apayım."&lt;br /&gt;"Sor bakalım, orada havalar nasılmış?"&lt;br /&gt;"Çok soğukmuş."&lt;br /&gt;"Aman iyi bari, burada üşümez."&lt;br /&gt;"Sor bakalım, buraya vardığını ailesine haber vermiş mi."&lt;br /&gt;"Cepten mesaj atmış."&lt;br /&gt;"Hah iyi, merak etmesin tabii insanlar orada."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve gelince bize hediye olarak getirdiği üç çeşit kahve ve çikolataları verdi. Ben de hediye almaktan feci utanırım. E vallahi dayanamadım sarıldım, öptüm artık. Üç kere de "mersi boku" dedim. Eşyalarını yerleştirdikten, evde biraz sohbet ettikten sonra yürüyüşe çıkardık. Kordon'a kadar yürüdük. Kafeler insan kaynıyordu. Biz de bir kafeye oturduk, kızlar sıcak çikolata istedi. Biz de çay keyfi yaptık eşimle (hani şu eskiden 'abicim' dediğim adam :D)&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TM50FozRkZI/AAAAAAAAAJw/P8GSVoHKP1w/s1600/pandomim.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Evde iki kız oda sohbetine daldılar. Ohh biz de BKM Mutfak izleyerek, dinlenmeye çalıştık :) O arada kızımın Fransızca ödevine yardım etti (itiraf: resmen o yaptı). Nasıl dayanışma ama ;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan, yabancı bir misafiri gelince, kendine/evine/çevreye/memlekete/herkese farklı bir gözle bakmaya başlıyor. Bunu aştığımı sanıyordum ama azalmakla birlikte hâlâ yaşıyorum. Kâh eleştirel, kâh daha bir değer bilir bakış açıları geliyor bir anda aklıma. Burada yaşayıp durduğumuz için göre göre kanıksadığımız, ne güzel ya da ne çirkin olduğunu görmez/fark etmez olduğumuz şeyleri fark eder oluyorum. Hoşuma da gidiyor bu aslında. Çünkü ben her türlü soruna rağmen seviyorum buraları da, buranın insanını da. Ömrümde iki kez iş icabı yurtdışında kalıcı yaşama fırsatı yakaladığım halde, hiç istememiştim; hâlâ da aynı fikirdeyim. Tersine onlar gelsin de görsünler, ne güzel bir ülkemiz var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları düşüne düşüne balkondan el salladım, iki kızım okul servisini beklerlerken. Ayyy kıza "Allah zihin açıklığı versin, demedim.. Amaan zaten tercümesi de zor.." :)))&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-4066377102500650894?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/4066377102500650894/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/1-kelime-yerli-sevgi.html#comment-form' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4066377102500650894'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/4066377102500650894'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/11/1-kelime-yerli-sevgi.html' title='1 Kelime, Yerli: SEVGİ'/><author><name>Müge</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01676378176495174666</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TNF3QzxbqdI/AAAAAAAAAKc/5xLX41xFMR8/S220/DSC04728.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TM50FozRkZI/AAAAAAAAAJw/P8GSVoHKP1w/s72-c/pandomim.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7501928348479328110.post-1039692007316367187</id><published>2010-10-30T13:48:00.000+03:00</published><updated>2010-10-30T13:48:13.042+03:00</updated><title type='text'>Je m'appelle Müge ;)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TMv3e0GOQPI/AAAAAAAAAJs/qtiG37pJYTE/s1600/je.bmp" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" nx="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_oWz1zVO3_-U/TMv3e0GOQPI/AAAAAAAAAJs/qtiG37pJYTE/s320/je.bmp" width="294" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Yarın bir kızım daha olacak. Hamilelikti, uykusuzluklardı, yaramazlıklardı çekmeden bir çocuğumuz daha geliyor. Bir anda üç çocuklu oluyoruz.&lt;br /&gt;Yalnız bu direkt 16 yaşında doğmuş oluyor. Çünkü okuldaki bir değişim programı çerçevesinde on günlüğüne Fransa'dan bir misafirimiz geliyor. Günlerdir heyecan içindeyiz ailece. Biz karı-koca bu değişim programlarından biriyle yıllaaar önce tanışmış ve kendileri de bir yerlere gitmiş birileri olarak, hiç tanımadığımız bir öğrenciyi ağırlamayı ilk kez tadacağız. Kendimiz giderken güle oynaya gitmiştik ama madalyonun öbür yüzü bakalım nasıl olacak. Gerçi ben eşimi de bu vesile ile tanımış ve benden önce gidip gelmiş, benden büyük biri olduğu için, hiyerarşi gereği ona "abi" diyerek başlamıştım. Yani "abicim", sonradan "kocacım" oldu :) İster misiniz bu kız da bana gelin olsun :))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yandaki tanıtım paragrafında da yazdığım gibi fransızcam yerlerde sürünüyor. Vücut dilime, ingilizceme, yarım yamalak fransızcama ve dilimize bu dilden geçen kelimelere güveniyorum artık. Eminim çok eğleneceğiz sayemde. Çünkü konuşmadan durabileceğimi sanmıyorum. Mesela kızcağız bir mailinde "priz, elektrik, voltaj, adaptör" yazmış. E hemen anladım tabii, kaçar mı... Yalnız cevabım kısa ve çok açıklayıcı idi: "220 voltage". Gerisi yok. &lt;br /&gt;İşin kötüsü onun da ingilizcesi, benim fransızcamdan pek ileri değil. Tek güvencemiz, şimdiye kadar sınıftaki diyalog çalışmaları dışında fransızca konuşmamış olan ve her Türk gibi "anlıyorum ama konuşamıyorum" diyen kızımız. Bayağı bir kafa göz yaracakmışız gibi görünüyor. Misafir kızımız ise Türkçe bilmediğinden dert yanmış. Ah garibim, ne de ince... Halbuki bilmiyor ki, biz onun türkçesiyle değil, fransızcasıyla ilgiliyiz; ki evladımızınki gelişsin. Yine de ona üç beş kelime öğretmeden yollamayız; şanımızdandır di mi ama...&lt;br /&gt;Allah Facebook'tan razı olsun; sayesinde fotoğraflarını gördük, sevgilisi olup olmadığını, ne kadar sosyal olduğunu (arkadaş sayısına baktım), en yakın arkadaşının kim olduğunu öğrendik. Ne önemli şeyler bunlar yarabbim! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatağını hazırladık, çekmeceleri boşalttık, dolapta giysilerini asabilsin diye yer açtık, kırmızı et sevmiyor diye tavuk pişirdik. Elimizde sözlük, gelmesini bekliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi au revoir anacım..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7501928348479328110-1039692007316367187?l=mugesandik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mugesandik.blogspot.com/feeds/1039692007316367187/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://mugesandik.blogspot.com/2010/10/je-mappelle-muge.html#comment-form' title='16 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7501928348479328110/posts/default/1039692007316367187'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.
